Akademik Bir Kara Mizah

Sevgili okuyucu, aslında bu yazıyı paylaşıp paylaşmama konusunda çok kararsız
kaldım. Çünkü günümüz Türkiyesin de ne yazık ki hepiniz bu tarz varoluş sancısının sonucu
olan ego tabanlı olayların içinde bulunup kısa süreli vazgeçişler yaşamışsınızdır.Bu yüzden
amacım sizlerin bu travmalarınızı tetiklemek ya da birazdan okuyacağınız kişinin karakterine
hoş olmayan söylemlerde bulunmanızı sağlamak değildir.
Peki öyleyse bu yazı neden yazıldı ? Bu yazı üstte bahsettiğim türden biraz travmayı
göğsümde yumuşatmak adına üzerine bolca mizah ve abartı eklemenin sonucunda ortaya
çıktı.
Yani sizin güldüğünüz bu yazılar aslında benim travmalarım.
İyi okumalar…

Çarşamba günü saat 10:00.
Bir üniversitenin en gürültülü, kasvetli ve dağınık sınıfındayız.
2 kişiyiz.
18 yaşında girdiği okulun 8 yıldır müdavimi olarak her kademesini rahat rahat okuyan ve bu 8
yıl içerisinde okulun görevlisinden dekanına, okula hiç uğramayanından okulun diğer
müdavimlerine kadar herkesi tanıyan sosyallik timsali bir kişilik olan Deniz ve ben.
Kara-mizah anlayışı olduğu için konuşacak bir çok şey bulabiliyoruz.
Tek sevmediğim huyu “aman hocalara laf kondurmayalım, aman hocaya mahcup
olmamalıyım” gibi cümleleriyle beni, hocalara karşı bazı boş vermişlik konularında
vicdanımla baş başa bırakıyor.
*
Hoca geldi.
“Odama gelin.” dedi.
Şarşırdık.
Çünkü sınav burada ve biz neden odaya götürülüyorduk.
“Telefon, tablet ve bilgisayarlarınızı masaya koyun” dedi.
Yazıcısından çıktıları aldı.
“1 saat 20 dakikanız var.Bitirince getirirsiniz.” Dedi.
Baştan “güvensizlik” temasıyla donatılmış bu 1,5 saatin içinde bir şeyler olacağı belliydi
zaten…
Sınıfa döndük.
*
Toplamda 5 soru var.
İlk 3 soru gayet insancıl ve üstünden defalarca geçtiğim bilgiler olduğu için yapılabilir.
Hemen yaptım.
Tanımları yazdım, oklarla gösterdim.
Havalı gözüksün diye uzaylı diliyle yazılmış sembolleri anlamlandıran şemalar bile çizdim.
60 puanı garantiydi.
Deniz’e baktım.

Biraz debeleniyor.
Çizimlerimi kontrol ederken arada bir “Kompaktlık mı ?, Örtüydü tabii ya.” , “Abi sonlu
mu bu şimdi ?” gibi kendi kendine ya da hayali uzaylı arkadaşlıyla konuşuyordu.
“Ya bi’şey sorucam bu olmuş mu ?” dedi.
Baktım.
“Evet olmuş ama aynı sonlu alt örtü ikisini örtmeyebilir. Alt örtü için farklı notasyon
seç.” dedim.
Söylediklerim karşısında tamamen bir “don” hali gerçekleştirdi.
“İyi misin ?” demek zorunda kaldım.
“Anlamadım” dedi.
“Hani birleşim kompakt ya. Örtüsü var. Bu örtü ikisini de örtüyor, evet ama bu örtünün
aynı son alt örtüsü aynı kümeleri örtmek zorunda mı ? Yani birinci küme A’yı
örtüyorken B’yi örtmeyebilir. Aynı açıklarla örtülemeyebilir.” dedim.
(Evet sayın okuyucu bu kısımda nasıl ki siz hiçbir şey anlamadıysanız Deniz’de aynı
anlamamazlığın içindeydi.)
“Offff. Anlamıyorum.” dedi.
“Tamam bildiğin gibi yap. Bu hali de kurtarır.” dedim.
Deniz beni anlamadığı ve kendi yaptığı kısmı anlayabildiği için hiç cevabına dokunmadı.
Ben devam ettim.
4.soru ve 5.soruya baktım.
4 daha insancıl ama 5…
Aman yarabbi.
İki tanesiyle zar zor baş ettiğim kümelerden sonsuz tanesini yazmış bir de bunları çarpmış…
Soru yazılırken “Ozan çözemesin.” diye yazıldığı çok belliydi.
4.soruya odaklandım.
“İki tane meymenetsiz kümenin çarpımı da meymenetsizdir.” gibi bütün uzaylılara göre
çok ama çok önemli olup bana göre “nerde kullan’cam bunu, gereksiz” kıvamında bir
hipotez.
Meymenetsizliğin tanımını hatırlıyorum ama emin olamadığım bir nokta var.
Elemanla mı başlıyorduk, kümeyle mi başlıyorduk ?
Aslında cevaba eminim, elemanla başlıyorduk.
Ama elim yazmaya gitmiyor.
“Aha anksiyete” dedim.
Evet “ocağın altını açık mı bıraktım ? , Arabayı kapatmış mıydım?” nöbetlerimle aynı his.
“Eleman mı , küme mi ?”
Hoca sınıfta yok.
Telefonlarda yok.

Deniz bir şeyler karıştırıyor.
İçim içimi kemiriyor, ayağım seyiriyor.
Küme mi, eleman mı ?
Eleman mı, küme mi ?
Sol tarafımdaki küçük Ozan silüeti diyor ki “Tanım kağıdını çıkarrrrrr.Çaktırmaaaaaa.” Sağ
tarafımdaki küçük Ozan silüeti diyor ki “Sen o kağıda dokunduğun an hoca gelecek ve
yakalanacaksın.”
Abartmıyorum (inanırsan) en az 5 dakika bu sol-sağ kapışmasının hangisini dinleyeceğimin
de anksiyetisini yaşadım. (oysaki 23 yıldır buna tanık oluyoruz hepimiz, ince…)
Sol taraftan şöyle bir ses geldi.
“Bak tek harfe bakacaksın, tek bir tanecik harfe.Sonra soruyu çözeceksin.”
Anında ikna oldum.
Çünkü gerçekten sadece bir harfe bakacaktım ya b ya da B …
Baktım.
Evet baktım.
Elemanmış.
Başladım soruyu çözmeye.
Elemanlar alıyorum, oralara buralara gönderiyorum, getiriyorum, yatırıyorum, kaldırıyorum.
Uçuyorum.
Aniden ışık hızıyla sınıfın kapısı açıldı.
Hoca sınıfa girmedi, sınıfa uçarak daldı.
“DENİZ!” diye bir yükseliş.
Kız yerinden sıçradı.
“Neye bakıyordun çabuk söyle” dedi.
Kek tarifine bakacak hali olmayan Deniz “hocam baktım ya.” dedi.
O öyle diyince 2 kişilik sınıfın tek avanağı ben kalkıp dedim ki
“Hocam İTİRAF EDİYORUM. Ben regülerliğin tanımına baktım.”
Yakalanmamıştım.
Yakalanmadığım için şanslıydım ama sorun şu aynı zamanda içimdeki doğrucu Mehmet ve
babamın üzerime işlediği “hep doğrudan yana yol” örtüsü yüzünden yukarılarda bir
yerlerde okuduğunuz “kompaktlık” münasip bir tarafımdan bana girmek üzereydi…
*
Bir ses duyuldu.
Sur sesi gibi.
Böyle içimizi huzurla dolduruyor gibi ama sonumuzda belli.
Sonra sayın hocanın nemli dudaklarından şu cümleler döküldü.

“Bu yaptığınız AHLAKSIZLIKTIR. Bu yaptığınız alelen bir KOPYA’dır. HELE SEN (ben
oluyorum bu cümle de) Bİ’DE benim tez öğrencimsin.Bu yapılan bir AYIPTIR.”
Ölümün soğukluğu vardı üzerimizde.
“Hocam sadece bir tane harfe baktım. Emin olmak ist-“
“NEYE BAKARSAN BAK!”

  1. sur.
    Diriliyoruz herhalde.
    “Sınavlarınızı geçersiz sayıcam.” dedi ve gitti.
    Yaşadığımız şeyin gerçek olduğunu anlamam 30 saniyemi falan aldı.
    Deniz ve onun dalgalı psikolojisine bu kıyamet çanları fazla geldiği için
    “Ben baktığım yerleri siliyorum.” dedi ve gerçekten sildi.
    Yaptığı bu silme manevlarından dolayı 3 dakika önce kazandığım sınıfın Doğrucu Mehmet
    ödülünü ona taktim etmek istedim.
    *
    Yazamadık daha bir şey.
    Heves falan kalmadı ki.
    Havalı dursun diye çizdiğim kümelerin içini falan boyadım.
    “Kalk gidip verelim zaten daha yapsak ne yapmasak ne.” dedim.
    Gittik.
    Kapıdan içeri girer girmez Deniz özür yağmurlarına başladı.
    Sessiz kalıp bu haksızlığı siğneye çekmek istemediğim noktadaydık.
    “Hocam kartezyen çarpımın regülerliğini yazarken ifadeleri karıştırdım. Küme mi ,
    nokta mı ? Emin olamadım. Sadece ilk koşulun ne olduğuna baktım.”
    Şöyle bir ölümün esintisi geçti.
    “BEN NEREDEN BİLEYİM DİĞER SORULARA BAKMADIĞINI.” dedi.
    Profesörlüğün el kitabından bir cümleydi, dudaklarının yanındaki sinirli ama hafif küçümser
    tebessüm bu cümlenin yıllar içerisinde defalarca kez söylendiğini gösteriyordu.
    Ama bana işlemedi.
    Çünkü ben kendimden emin, başı dik bir şekilde “İstiyorsanız tüm çözümleri tahtada
    detaylıca anlatabilirim hatta soracağınız sınav dışı soruları da cevaplamaya
    çalışabilirim.” cümlemle kallavi profesörün güvensizlik dolu negatif cümlesinden bir
    manevrayla sıyrıldım.
    “Tahtada çözmekle olmaz” dedi.
    Anlamadım oysaki daha zor ve tehlikeli bir şey teklif ediyordum.
    “Yani hocam sadece 1 tane harfin doğruluğunu teyit ett-“
    “Anlamıyorsun galiba. PRENSİP diyorum” dedi.
    P harfleri o kadar vurgulu ve şiddetliydi ki cümle içerinden fırlayıp yüzüme tokat olarak
    çarptılar.

“Peki hocam özür dilerim bakmamam lazımdı” dedi dudaklarım ama yüreğim;
“Ulan sanki yazdığın makaleyi çalıp düşmanına hediye etmişim gibi ne bu abartılı
tepki. En kötü yanlış say bu soruyu. Neden bunu bir itibar meselesine
döndürüyorsun.60 yaşına gelmişsin koskoca profesörsün.Ufacık bi’şeye baktık diye
ne abarttın.” dedi.
Bitti sandık.
Çıkmak için kapıya yöneldik.
“SENİ DANIŞMANINA SÖYLİCEM” dedi birden bire.
Canım Deniz, kantin de erkek arkadaşıyla öpüşürken yakalanan genç kızın, yaptığı basit-
romantik faaliyetin babasına anlatılacağını duymuşçasına şok oldu.
Ağlamaklı bir ses tonuyla,
“Hocam beni bırakın ama hocama söylemeyin, n’olur?” dedi.
Hoca üzüldü mü, yoksa üzdüğü için sevindi mi emin olamadım açıkçası.
“Tamam söylemicem.” dedi.
Konuşması sırası bana gelmişti yine.
Son bir kez daha dudaklarım “özür dilerim hocam” diyerek kapıyı kapatırken yüreğimden
hoş olmayan kelimeler döküldü…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilecekler

Sünnet

Size yine güleceğiniz bir büyük travmamı anlatacağım. Aradan 28 sene geçmesine rağmen bu travmanın içinde çözümleyemediğim bazı noktalar…

Deprem Macerası

Çok çalışıyorum, gereğinden fazla. Ders anlatmadığım peşe peşe gün yok. Hatta doğrudanders anlatamadığı gün yok. O yüzden 23…

Dürtüler ve Sanrılar

Size dürtülerin zihni ele geçirdiği, çok basit ve kısa bir hikaye anlatacağım. İyi okumalar. “Ozan ben aşık oldum.”…

Ota Konmamış Aşk

“Ben seni üzerim kızım, bak anlamıyorsun.” dedi şişme yelekli esmer çocuk. Laktoza inanmayan biri olarak laktozsuz söylediğim lattemi…

Futbol Kariyerim

33 yaşındayım.Hiç futbol oynamadım.Mahalle maçına bile katılmadım.Halı saha maçı bile izlemedim.Hasan Şaş, İlhan Mansız gibi bir kaç Türk…

Aşağılık Ego

“… hayır sen kendi bildiğin standartlara beni oturtmaya çalışıyorsun.” dedi Ali.Kısa bir süre sessizlik oldu.Doğru olabilir miydi ?Bunu…