Gözyaşının Mirası

Annemden bahsetmek istiyorum.
Dünya üzerindeki en sulu göz kadın. Böyle bir sulu gözlülük olamaz.
Kahvaltı sofrasında bir şey anlatıyorken hepimiz sessizce onu dinlerken birden ağlamaya
başladı.
“Yüzüme ciddi bakarak beni dinlemeyin. Geriliyorum.” dedi.
Biz de (babam, ben ve Nazlıcan) önümüzdeki haşlanmış yumurtaları soyarken annemin
anlattığı film özetini dinledik ve asla soru sormadık.
Sonra Nazlıcan tutamadı kendini ve gülmeye başladı.
Annem tekrar ağlayarak,
“Ne gülüyorsun be?” diye çıkıştı.
“Ya anne, yüzüne baktığımız için ağlayamazsın.” dedi.
“Ne bileyim, geriliyorum.” dedi ve ağlamaya devam etti.
Öyle bir sulu gözlülükten bahsediyorum.
Hani kapı gıcırtısına oynayan insan neşesi vardır ya, annem bunun tam tersi; gülünmeyecek
her duyguya ağlayarak tepki veriyor.
Her neyse, konu bu değil; konu, yaşım ilerledikçe annemin bu huyunun benim içimde de
uyanması.
Ambiyansı ve bulunduğu konumun sakinliğinden dolayı ders çalışmak ya da bir şeyler
yazmak için genelde Kadıköy’de Fahriye Kafe diye bir yer var, orayı tercih ederim.
Fahriye Kafe’deyim.
Bir Zihnin Otopsisi yazımın Emo ile ilgili kısımlarını yazıyorum.
Yazarken gülüyorum, çünkü Nazlıcan’ın o halleri gözümün önünden gitmediği için komik
geliyor.
Bazen kendimi tutamıyorum ve yazdıklarımı mırıldanarak okuyup sesli güldüğüm kısımlar
oluyor.
Kafede iki tane Japon kadın yan masamda bir şeyler konuşup arada bana göz atıyorlar; sol
masamda ise yirmilerinde iki tane genç hanımefendi fısır fısır bir şeyler konuşup arada
gözleriyle beni yokluyorlar. Japonları bilmiyorum fakat genç hanımefendilerin masalarında
arada bir benim konu olduğum aşikâr.

Altı kişilik bir masada oturduğum için hemen sağ tarafımda flörtlüklerinin üçüncü ayına yeni
girdiğini tahmin ettiğim bir çift var.
Ben kendi kendime sesli tepkiler verince çift kaşlarını kaldırıp bana bakıyor, yanımdaki
hanımlar kikirdeşiyor, Japonlar ise kayıtsız kalıyordu.
Neyse, yazmaya devam ettim. Kulağımda da “Kendimden Hallice — Hangisine Yanayım?”
çalarken içimden Otopsi yazısının “Kalıcılık” başlığını yazma isteği geldi.
“Anneannem” yazdığım sırada kulaklığımdan solist Ozan Özalp “Uzun süredir ben bende
değilim…” dedi.
“Eyvah geliyor.” dedim içimden.
Gözlerim yanmaya başladı.
Böyle bir karıncalanma hissi.
Gözlerim ıslandı.
Başladı yaşlar akmaya.
Bilgisayarın klavyesine patır patır basarken birden bire ses kesilince Japonların dikkat
kesildiğini fark ettim; yanımdaki çift de dikmiş gözlerini, şaşkınlıkla bana bakıyordu.
Duygu iyice bastırdı.
Ozan Özalp “Kaçırdılar beni yok pahasına, sattılar sanki…” derken başladım klavyenin
tuşlarına daha sert basmaya.
Patır patır tuşlara basıyorum, bastıkça yaşlar akıyor; yaşlar aktıkça hafif bir hıçkırık oluşuyor.
Japon hanımlardan biri geldi yanıma.
“Are you okay?” dedi omzuma dokunup.
İrkilerek döndüm.
Kolumun manşetleriyle gözlerimi sildim.

“Yes, thank you.” dedim. Kafamı hafiften eğerek.
“Şey… Pardon.” dedi kafenin sert bakışlı garsonu.
Elinde bir tomar peçete ve ajda bardakta çay vardı.
“Size nasıl yardımcı olabilirim, bilmiyorum, çay getirdim.” dedi.
Elindeki ajda bardağa bakarak ağlamaya devam ettim.
Peçeteyi aldım.
Burnumun beni rezil etmesine mani olur olmaz,
“Kusura bakmayın, bir şey yazıyorum da… ağır geldi biraz.” dedim.
Garson dudaklarını büzdü ve gitti.
“Ay, ne yazıyorsun?” dedi yanımdaki çiftlerden hanımefendi olanı.
Çok neşeliydi.
“Anlatı.” dedim.
“Biyografim yani.”
“Gibi.” dedim sümkürürken.

“Okuyabilir miyiz?” dedi erkek olan.
“Bitirmedim ama şu kısmı okuyabilirsiniz.” dedim.
Okudular.
“Ayyyy. Valla ağır olmuş. Bak gözlerim doldu.” dedi, elleriyle gözlerine yelpaze gibi hava
verirken.
Japonlara göz attım.
Küçücük bir deftere bir şeyler karalıyorlardı. Yazdıkları şeyin,
“İstanbul’daki insanlar çok duygusal, kafe ortalarında ağlayarak bir şeyler yazıyorlar.”
olduğuna emindim.
Yirmili yaşlardaki hanımefendilerden beni en çok kesen geldi.
“Ya kulak misafiri oldum, kusura bakmayın, iyi misiniz?” dedi.
Burnumu çekerek,
“İyiyim, çok sağ olun.” dedim.
İkinci bir cümle kurmam sohbetin onların masasında devam edeceği anlamına geldiği için
kafa selamıyla konuşmayı bitirdim.
“Siz okuyor musunuz?” dedim masamdaki çifte.
“Eveeet.” dedi, elindeki Kürk Mantolu Madonna kitabını göstererek.
“Yok, o anlamda sormamıştım ama bu da güzel kitaptır.” dedim.
“Muhasebe.” dedi erkek olanı.
Bu tek kelimelik cevap, gelecekteki eşini elimden almamam için bana yapılmış bir uyarıydı.
“Çok güzel.” dedim.
Yalan söyledim. Muhasebe okumanın neresi güzel olabilirdi ki.
Nazlıcan geldi.
“A noldu be sana?” dedi şaşkınlıkla, çünkü beni kafeye uğurlarken şen şakraktım.
“Hiç, öyle.” dedim.
“Anneme benzedin iyice he.” dedi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilecekler

Sünnet

Size yine güleceğiniz bir büyük travmamı anlatacağım. Aradan 28 sene geçmesine rağmen bu travmanın içinde çözümleyemediğim bazı noktalar…

Deprem Macerası

Çok çalışıyorum, gereğinden fazla. Ders anlatmadığım peşe peşe gün yok. Hatta doğrudanders anlatamadığı gün yok. O yüzden 23…

Futbol Kariyerim

33 yaşındayım.Hiç futbol oynamadım.Mahalle maçına bile katılmadım.Halı saha maçı bile izlemedim.Hasan Şaş, İlhan Mansız gibi bir kaç Türk…

Dürtüler ve Sanrılar

Size dürtülerin zihni ele geçirdiği, çok basit ve kısa bir hikaye anlatacağım. İyi okumalar. “Ozan ben aşık oldum.”…

Ota Konmamış Aşk

“Ben seni üzerim kızım, bak anlamıyorsun.” dedi şişme yelekli esmer çocuk. Laktoza inanmayan biri olarak laktozsuz söylediğim lattemi…

Aşağılık Ego

“… hayır sen kendi bildiğin standartlara beni oturtmaya çalışıyorsun.” dedi Ali.Kısa bir süre sessizlik oldu.Doğru olabilir miydi ?Bunu…