5 Haziran tarihinde hiçbir sebep yokken oturduğum yerde birden bire “Neden İzmir’e Kahpe
Felaknaz’ı izlemeye gitmiyorum ki ?” dedim.
Üniversite de sınavlar bitmiş, lise de biteceğine asla inanmadığımız eğitim-öğretim yılının
sonuna gelmişiz; savunma mekanizmam bu akıl almaz yoğunluğun yerine hemen bir şey
koyarak beni evde boş boş yatırmamalıydı.
O yüzden İzmir gidilmesi gereken bir yerdi artık.
THY’den bilet 19 Haziran’a bilet alıp Bornova da, Alper ve ablası Atiye ile 4 gün geçirecektim.
1.BÖLÜM: UÇAĞA ALINMAYIŞIM
19 Haziran 17:00 uçağına binmek üzere abartılı bir şekilde tasarlanmış İstanbul
Havalimanına geldim.
Havalimanında bir yerden bir yere gitmek en az 20 dakika olduğu için 2 saat önce yani
15:00da havalimanındaydım.
Check-in yaptırıyorum.
Daha önce görmediğim ilginç bir hata veriyor.
Suratsız bir kadın var.Telefonuyla oynuyor. THY görevlisi.
“Pardon. Bu bi hat-“
“4 numaraya” diyor gözlerini telefonundan kaldırmadan.
4 numaraya gidiyorum.
Bu hatayı anlatıyorum.
“Fazla bilet satılmış.Siz yedeklere düşmüşsünüz.Uçağa binip binemeyeceğiniz kapıda belli
olacak.” Diyor.
Cümle o kadar saçma ve korkunç ki anlayabilmek için bazı kelimelere odaklanıyorum.
“Fazla bilet, yedekler, BİNEMEYECEĞİNİZ”
“Nasıl yani?” diyorum.
“BAKIN BEYEFENDİ FAZLA BİLET SATIŞI OLDUĞU İÇİN…”
Bir önceki cümleye paralel bir cümle kuruyor. O bu cümleyi kurarken zihnimde ben kadının
kafasını önündeki tezgaha vuruyorum.Yüzü dağılıyor.Burnu kırılıyor.Yan tarafındaki darbe
girişiminden önce fetöcü olduğu kesin olan eleman koşa koşa geliyor.
“FAZLA BİLET SATIŞI OLD-“
Bir uçan tekme de ona atıyorum.
Paramparça oluyor.
“-YANİ BAKACAKLAR SONRAKİ UÇAĞA”
Dehşet dolu hayalimden uyanıp gerçeklerle yüzleşiyorum.
Cümleye “bakın beyefendi” ile başlayarak zaten suçlunun kendileri olduğunu kabul etmiş
olan bu THY personeline
“Ee satmasaydınız fazla bilet.Ne bu aç gözlülük ? Gelmez belki diye düşünüp siz benim
yerimi başkasına mı verdiniz yani?” diye soruyorum.
“Evet.” diyor ve diyecek bir şey bulamayıp hızlı hızlı kapıya gidiyorum.
Kapı girişinde bir kalabalık var.
Görevli buluyorum ve durumu anlatıyorum.
Bana eliyle kıvırcık saçlı ufak tefek bir kadını gösteriyor.
Yanına gidiyorum.
“Fazla bilet satışı…” ile başlayan tekerlemeyi söylüyor yine.
“Yani n’apcaz şimdi ? “ diyorum.
“Beklicez bakalım birileri gelmezse SİZLERİ uçağa alıcam”
“Kaç kişi?” diye soruyorum.
“10 kişi diyor.”
Yani THY , 10 tane kişinin biletini “gelmezler ya, nolcak” diye düşünüp satmışlar…
Tok sesli, espatrilli, saçları biryantin ile taranmış, evinde yalnızlığıyla piposunu yakıp yazdığı
felsefe kitaplarının haklı gururla şarabını yudumladığına emin olduğum bir adam
“Iııı peki biz, hepimiz, hangimiz uçağa ÖNCE alınacak?” sorusunu soruyor.
Büyük sessizlik.
Kıvırcık kadın gergin.
“Siz önceliksiniz.” Diyor.
“Neye göre o?” diye atlıyorum.
“İlk beyefendi geldi çünkü.” diyor.
Saçma ama kabul edilebilir.
Bekliyoruz.
20 yaşında akça pakça bir çocuk var. Onla oturuyoruz kapının önünde.
“E şimdi bize tazminat falan bişey vermeyecekler mi ?”
“Bilmiyorum ki.” Diyor ama sanki ona soru sorarak büyük bir kabalık etmişim gibi üslubu var.
Kendimi yatıştırıyorum sakin kalmam konusunda.
Kıvırcık hanım geliyor.
“Bir sonraki mevcut uçuş 23:55’de. Size bu sürede 100 Euro, Yemek kartı ve 23:55’e uçak
bileti vereceğiz.” diyor.
“Bir sonrakinde yer olma ihtimali yok mu?”
“Maalesef dolu.” Diyor.
Yine saçmalıkla karşılaştığım için susuyorum.
Tek düşündüğüm yemek kartını kaç kere kullanabildiğim ve bunlarla ne alabildiğim ?
Olay çıkarsam bayağı haklı tazminatım olacak ama uğraşmaya üşeniyorum.
Soruyorum.
“Bu yemek kartını nasıl kullanıyoruz?”
“Popeyes, Burger King.-“ diyor cümlenin devamını dinlemiyorum zaten.
THY ne yiyeceğime bile karar vermiş bile…
*
Bekliyoruz.
20 yaşındaki çocukla arkadaş oluyoruz.
Adı Efe.
İlk izlenime göre, zırıl bi’ tip damgası vursam da, yanılıyorum.
Gayet beyefendi ve oldukça da zeki biri.
Kafede oturuyoruz.
Ben ders çalışıyorum.
Evet, THY’nin rezaleti yüzünden Havalimanının göbeğinde ders çalışmak zorunda
kalıyorum.Çünkü uçuşuma 6 saatten fazla var.
Arada sohbet ediyoruz.
*
Acıkıyoruz.
“Gidip bakalım ne varmış bu kartla?” diyerek elimizde kart kıvamında A4 kağıdıyla fast food
zincirlerini dolaşıyoruz.
Popeyes – sadece 3 tender.
Burger King- sadece whooper
Pidem – Patatesli veya tavuklu pide.
Efe’nin sinirleri bozuluyor.
Benim bozulacak sinirim bile kalmıyor.
1 çayın 150 TL olduğu havalimanında 1 adet tavuklu pide yiyerek doyuyoruz.
Verdikleri 100 Euro’yu TL olarak talep etmemiz lazımmış.
Biniş saatine kadar dükkan dükkan dolanıp sonunda saatimiz gelince koşa koşa kapıya
gidiyoruz.
*
Akıl almaz bir kalabalık ve hepsi beyaz giymiş, takkeli.
Aha sıçtık diyorum içimden.
Hac dönüşü.
Yaşlı başlı amcalar, teyzeler.
Hepsi nurlu nurlu.
İbadetlerini yapmanın haklı gururu yüzlerinde.
Buraya kadar sorun yok.
Sorun yaşlı olmalarından kaynaklanan “bilgelik algısı” sebebiyle beni Allah yolunda
örseleyecek olmalını biliyor olmam.
Görevli 18 üzeri, 18 altı diye ayırırken, bilge insanlar bu ayrımı duymamazlığa geldikleri için
bir takım pasif agrasif davranışlar izliyoruz.
Tek sıraya düşüyoruz.
Herkesin elinde “Hilal Turizm” pasaportu, poşet dosyası vs.
Hilal Turizm iyi ciro kaldırmış buna eminim.
Bindik.
4.Sırada olduğum için o meşhur Bussiness perdesinin hemen önündeyim.
Uçağa girenlerle göz gözeyim.
Gerildim.
“N’olur mübarek bir hacı olmasın, nolur mübarek bir hacı olmasın, nolur Slytherin olmasın…”
içimden sayıklarken.
“Seeelllaamın aleyyyküümm” diyen bir amca tepemde dikiliyor.
Ben slytherin olmasın diye dualar ederken doğrudan basiliski kucağıma fırlattı yüce evren…
“İçimden hey, selam” demek geçse de dudaklarımdan “Aleyküm selam” döküldü.
Amcaya ve eşine yer verdim.
Amca daha o mübarek poposunu mindere koyar koymaz.
“İzmire mi gidiyon?” diye sordu.
İçinde bulunduğumuz mevcut durumdaki herkesin İzmir’e gittiğini düşünürsek
“Evet. Sanırım siz de İzmir’e gidiyorsunuz?” dedim, esprimi anlaması için sırıttım.
“Hacdan geliyoruz.” dedi.
Haydan gelip huya mı gidiliyordu, Huydan gelip Hay’a dönüşülüyordu biraz kafamı karıştırdı
amca.
“Allah kabul etsin.” Dedim.
“Amin amin, Allah sana da görmeyi nasip etsin.” Dedi.
Kaçamayacaktım.
Yani imkansızdı.
Asla İslam düşmanı biri değilim ama mübareklik bana çok fazlaydı.
“Amin amcacım amin, İNŞALLAH yüce RABBİM nasip ederse bizde görürüz.” Dedim.
“15 km yol yürüdük ya. Yav bu insanlar buraya para kazanmaya gelmiyor.Bu insanlar buraya
ALLAH için geliyor.” Dedi.
Amca Müslümanlarla tek yürek olmuştu belli.
Takdir ettim.
Öyle yürekli birine dönüşemeyeceğim belli ama birilerinin bu dünyanın Kaos’undan “iç huzur”
arayışıyla bu yoldan yürümelerini görünce mutlu oluyorum.
Hanımına baktım.
Sosyal Medyada takır takı beğeni saçıyordu.
“Neresine gidiyorsun delikanlı?” dedi.
“Bornova” dedim.
“Oooo çok sakin yer çok güzel, öğrenci misin ?” dedi
“Hayır öğretmenim” dedim.
“Maşallah, maşallah.” Dedi
Sonra bi ağlama sesi duydum.
Hanımı ağlıyordu.
5 dakika önce instagram storylerine kalp koyan teyzeme bi haller olmuştu.
İçli içli ağlayınca baktım.
“Ağla hanım ağla, dök içini” dedi.
“İyi misiniz ? Kötü bir şey yoktu umarım.” Dedim
“Yok yav. Allah’ın nurunu gördü yüreği hüzünle doldu.” Dedi.
Açıkcası anlamadım.
Anlamadığım nokta görülen nura duyulan hüzün değil; instagram storylerine dağıtılan
kalplerden bu duruma nasıl bu kadar hızlı geçtiğiydi.
“Marjinal duygu geçişi, duygu durum stabilitesinde düzensizlik” dedim.
“Anlamadım.” Dedi amca.
“Ha yok size demedim.Bir şey düşünüyordum sanırım sesli düşünmüşüm.” Dedim.
Sessizlik oldu.
Uçak havalandı.
“Bu demir yığınının nasıl uçtuğuna akıl sır erdiremiyorum” dedi.
Anlatmaya çalıştım.
Anlamadı.
“Allah’ın işi işte” diye geçiştirdim.
İzmir’e geldik.
Eşyalarını indirmelerine yardım ettim.
Vedalaştık.
*
THY’nin açgözlülüğü yüzünden gidemediğim etkinliğe Alper ve Ablası (Atiye abla) gitmişti.
Dönüşte beni almaya geldiler.
Size kısaca Alper ve Atiye abladan bahsedeyim.
Çevrimiçi oyun dünyasının bana kattığı tek ve en kıymetli şeylerden biri bazı dostluklar oldu.
Alper bunlardan biri; birbirimizin hayatında yılın çoğu “ses” olarak var olup arada bir bir araya
gelerek gerçek olduğumuza hem fikir olduğumuz bir arkadaşım.
Hani Doğu coğrafyasının sevmediği klasik İzmir’li karakteri olur ya; sabah akşam alkol,
hooobaa, hop bir rakı balık, eğlence , kop kop, halllederiiizz abi, yaparızzz abi, ATATÜRK,
askerleriyiz, çıııktttık açıkk alınlaaaa, hooobaa, shot tekila, hooop vişne-votka. İşte Alper tam
olarak böyle biri.
Görebileceğiniz en Ege’li karakter.
Fakat Ege’li olmasından dolayı olması gereken zıpır kişilik ilginç bir şekilde Alper’de
yok.Alper çok sakin. Benim dünyaları başlara yıkacak kadar öfkeleneceğim şeylerde Alper
sırıtarak tepki gösterebiliyor.
Atiya abla inanılmaz yüksek pozitif enerjiye sahip bir kadın. Normalde Alper “Ablam acil
uzmanı” dediğinde benim aklımda Doktorlar dizisinde Yeşim Ceren Bozoğlunun canlandırdığı
Gestapo karakteri belirmişti.Fakat Atiye abla bu karakterin tam zıttı. Yani bir yerime bir şey
olsa ve Atiye Ablaya gitsem büyük ihtimal olabilecek büyük cerrahi tanıları “amaan nolcak
öpeyim de geçsin” kıvamında anlatabilecek kadar soğuk kanlılıkla karşılayacak.
Tanık olduğu ilginç vakaları anlattıkça İzmir’in ne kadar azgın bir şehir olduğunu bir kere
daha anlayabiliyorsunuz.
*
Sabah 3’e kadar Alper’in uzak mesafe ilişkisini tartıştık.
Alper uyuyunca, Atiye abla ile sabah 5’e kadar Alper’in dedikodusunu yaptık.
*
Ertesi gün hafta içine geldiğinden iş günüydü, benim içinse tatildi.
Dışarı çıktım.
Meşhur saat kulesini çekip Nida ile bulaşacaktım.
Metroya bindim.
İzmir’in metrosu da bi’ değişik: tertemiz ve İstanbuldaki gibi binince inememe gibi tehlikesi
yok.
Ben dışında herkes üniversite öğrencisi.
Sıradaki durak : Konak. dedi.
İndim.
Metronun klimasından havanın ne derece sıcak olduğunu anlayamamışım; dışarıda
cehennem yeri provası. Yaklaşık 120 derece falan.
Halkın yarısı çıplak.
Saat kulesini buldum.
Fotoğrafını çektim.
Sonrasında bir planım olmadığı için gidip dondurma yemek istedim.
Yani İzmir burası.
İllaki meşhur dondurmacısı vardır.
Kemeraltı Çarşısı diye bir yere girdim.
Bizim kapalı çarşı, Eminönü gibi bir yer.
Daracık sokaklara şark köşesi yapılmış, nargileler ve közde Türk kahveleri.
Kolumdan tutan beni içeri çekmeye çalışıyor.
Direniyorum.
“Abi İstanbuldan geliyorum bizim oralar hep öyle.” Gibi saçma bir açıklamayla geçiştiriyorum
yapışkan satış elemanlarını (ya da ne deniyorsa onlara)
ALLAH yazan bir kapı buluyorum.
ALLAH yazısı gerçekten büyük.
Etrafında meyhanaler falan var.
İzmirlilerin radikal-islama karşı küçük, sevimli bir şakasını olduğunu düşünerek ilerlemeye
devam ediyorum.
Cami girişiymiş ama Cami ile kapı arasında 150m falan var.
Alakayı kurmak istemiyorum.
Magnet almak için bir dükkana giriyorum.
Magnetleri alıyorum.
“Ya burada meşhur dondurmacı yok mu ? İnternetten bakıyorum ama yakınlarda hiç
göstermiyor?” diyorum esnaf beye.
“Dondurma yemeyiz ki biz.” gibi bir açıklama geliyor.
İzmir halkını temsil eden bu esnafın “dondurma yememek” üzerindeki söylemini bilincim
reddediyor.
“Pardon anlamadım?” diyorum.
“Dondurma yiyeceksen Çeşmeye gideceksin” diyor.
Hala anlamıyorum.
“Yani burada meşhur bir dondurmacı yok öyle mi?” diyorum.
“Yok.Rakı-balık istersen tavsiyem var.” Diyor.
Alevle kavrulan bu şehirde dondurmacı olmamasının hayal kırıklığıyla rakı-balık teklifini
değerlendirmeyecek bile olsam kabul ediyorum.
“Hamam var.İlk sola dön orada göreceksin.Tütsü kokusunu takip et.” Diyor.
Cümlede hiçbir anlam bütünlüğü yok. Hamam ve tütsü arasındaki ilişkinin beni nasıl rakı-
balığa götüreceğini merak ediyorum.
“Teşekkür ederim.” Diyip ayrılıyorum.
İlk sola dönüyorum.
Gerçekten tütsü kokuyor.
Tütsüde kalmalıyım.
Kokunun yoğunlaştığı yerde gerçekten bir Hamam var.
İstanbuldaki Hamamların meşhurluğu tellaklarının iyi keselemesinden gelmediği için
hamamlara karşı ön yargılıyım.
“Hamam var.” Diye başlayan yol tarafine göre buralarda bir rakı-balık olmalı.
Sol tarafta alengirli bir yunan meyhanesi görüyorum.
Saat 15:00 civarı.
Ağzına kadar dolu.
Telefonumdan en yakındaki Starbucks konumuna bakıyorum.
Sahilin dibinde.
Yola koyuluyorum.
CHP mitinglerinin yapıldığı o devasa boşluğa geliyorum.
Kordon.
Gerçekten genç hissediyorum.
Çimenlerde gençler biralarını almış yudumluyor.
Her 5 metrede bir gitar çalan birileri.
Çok sıcak, rahatsız edici derecede sıcak ama kimsenin umrunda değil.
Umurlarında olan tek şey kordonun tadını çıkarmak.
Starbucksı kaçırıyorum.
Arkamda kalıyor.
İleri de bir tane daha olduğunu öğreniyorum.
Saat kulesinden yaklaşık 12bin adım sonra bir Starbucksa varıyorum.
Cennet gibi. Serin.
10 metrekarelik bir Starbucks ama içerisi 150 kişi. Dipdibe oturuyoruz.
*
Nida ile buluşuyorum.
“Ozaaaaan hocaaaam” diyor incecik ses tonuyla.
Nida oyundan arkadaşım. Yönettiğim oyun grubunda sarhoş olup beni fırçalamışlığı bile var.
Sohbet ediyoruz.Şöyle bir cümle kuruyor;
“Uzun zaman sonra bekar olarak ilk kez buralara geliyorum.”
Yaklaşık 7 gün onca Discord sunucundan kocasını gülerek ayırıp bir şeyler soran bu kadın
“bekar olarak” diyince savunma mekanizmam tetikleniyor. Bir şeyler yanlış.
“Nasıl yani?” diyorum.
“Ozan hocam sen geçen gün benim yıldız haritama bakıp “özgürlük arayışımdan” bahsettin
ya.” diyor.
Kalbim çarpıyor.
Çünkü bu hikayenin neresinden tutarsam tutayım elimde kalacağı belli oluyor yavaş yava.
“Eeee” diyorum tek kaşım kalkık.
“Dedim ki kendime. Ozan hocam haklı. Ben kendimi kazanmalıyım. Sen gözümü açtın Ozan
hocam.Boşadım kocayı.” Diyor.
10 saniye ağzım açık boş gözlerle Nidaya bakıyorum.
“Sen yıldız haritana bakıp söylediklerime dayanarak kocanı mı boşadın?” diye tekrar
soruyorum.
“Evet” diyor.
Nida’nın eşi meşhur bir balıkçı, İzmir halkı tarafından bayağı tanınıyor.
“Ya Nida kocan şurdan elinde zıpkınıyla girip beni vursa haklı. N’aptın sen?” diyorum.
“Senle hiç alakası yok hocam. Zaten artık anlaşamıyorduk. Benim 14 yılımı çaldı.” Diyor.
“Ya nasıl benle alakası yok. Bayağı yuva yıkmışım hem de yıldız haritasıyla” diye
çıkışıyorum.
Nida gülüyor.
“Ya hocam işin esprisi o. Ama evet sen bi gözümü açtın.” Diyor.
Ulan espri mi ciddi mi anlayamıyorum.
Merkür – İkizler ve Ay – Akrep gibi bazı insanlara deli saçması gelecek söylemler yüzünden
bir yuva yıkmayı hiç düşünememiştim…
İçimden tövbeler ediyorum.
Alper geliyor o sırada.
Alper – ben – Nida biraz lafladıktan sonra Nida ayrılıyor.