Öbek öbek arkadaş gruplarım var.
Bence herkesin var.
Olmalı… Yoksa hep aynı siz hep aynı suratlar, fazla sıkıcı.
‘Çocukluk arkadaşları’ öbeğiyle hoş bir cumartesi geçirmeye karar verdik. Herkes 30 yaş üstü
olup ‘köpppek gibi çalışıp kraliçeler gibi’ yaşamaya çalıştığı için bu ‘hoş vakitler’ evin
yakınlarındaki açık hava AVMlerin tenha kahvecilerinde oluyor genelde.
*
Grubumuzdaki 1 kişi dışında diğer üyeler bu bohem buluşmalardan memnun.
Her neyse açık hava AVM, salaş bir kahveci, üstümüz çok sıradan (1 kişi hariç) elimizde
karton bardaklarda Cafe Latteler (1 kişi hariç)… Sohbet ediyoruz.
Eski aşklar, dramlar, ihanetler, lisedeki kin dolu anılar… Herkesin neşesi, keyfi yerinde , 1
kişi hariç…
Bu öbeğin ‘herkesi mutlu etme çabası hastalığına’ yakalanmış kişisi olarak o 1 kişi ve mutsuz
suratı o akşam zihnimde yankılandı durdu.
*
Kendisini çok severim.
Bıcır bıcır bir kızdır.
20 seneye yakın dostluğumuz var. Güler yüzlüdür, genelde pozitiftir.
Ayrıca çokta güzeldir.
Tek sorun; herkes kendi hikayesinin başrolüdür elbet ama bizler O’nun dünyasında kendini
ancak figüran hayal edecek tipleriz. Yani bizim bir hikayemiz olamaz,olmamalı.
Tek gerçek o ve onun memnuniyeti.
*
Sıkıcı akşamımızda yüzünde güller açıyordu. Çünkü bizler yüzünden, yani alt tebaanın işçi
sınıfı yüzünden , YİNE bir AVM’nin salaş bir kahvecisinde parası ancak Caffe Latte almaya
yetmiş 4 kişinin kahveleri hüpleterek 15 sene önceki anlamsız anıları dinlemek zorunda
kalmıştı.
Haline üzüldüm ‘hadi gel Pazar günü sene resim çizmeye gidelim’ teklifinde bulundum.
Gözleri fal taşı gibi açıldı. İçimden onu seslendirdim.
‘Eveeet eveeet hala umut var, birileri bu salaşlıktan aydınlığa resim çizerek ulaşabilir.’
‘Olur gidelim.Ne çizicez ? Ben sulu boya çizmiştim ve sulu boyma çizmek çok zor…’
O an nedense aklıma ‘patates baskısı’ geldi. Neden patatesleri boyayıp kağıda
bastırıyorduk ki ? Patatesi kesip biçimlendirmek yerine direkt kağıda çizseysik ya ? Patatesle
resim mi olur ulan ?
Ertesi gün oldu. Resim için beni yokladı.
‘Ne çizicez?’
MasterPiece atölyesinin sitesinde Pazar gününe denk gelen resmi gösterdim.
‘Bu vişneli kadın var ya. Bilemedim.Sıkıcı duruyor.’ dedim.
Sanki Rönesansı başlatacak eseri bulmuşcasına
‘Aa harika tam aradığım eser, müthiş çok güzel’ dedi.
Bişey diyemedim.
O öyle diyorsa Rönesans, vişnesini votkasına banan mavi şapkalı A1 seviyesi portre ile
başlamalı.
*
Ve o gün geldi. 6 saati durmaksızın ders anlatmanın ardından arabama atladım ve onu
ArenaPark AVM önünden aldım. (talihsiz kaderi ne yazıkki benimle hep AVM
komşuluklarında buluşturuyor onu)
Arabaya bindi.
Biner binmez radyoyu ele geçirdi.
Benim iç parçalayan dram dolu müziklerim bi’ anda saç savurmalı “high heels” müziklerine
dönüştü.
(Hemen yeri gelmişken espri olsun diye ‘Valla alıcam topukluluları gelicem bigün dans
stüdyonuza çok estetik oynuyorsunuz” dediğimiz için GERÇEKTEN beni (evet beni) stiletto
topuk almam ve stüdyoya gelip dans etmem için ara ara yokladı. Bu “yoklamalar” yüzünden
gerçekten topuklu bir ayakkabı ile saç savurmalı dans yapabileceğim gerçeğine en az bir
kişinin inanmış olması beni derin derin düşündürdü… Ben n’apıyor olabilirim ulan toplum
içinde ?)
Arabamızda Faded — Zhu tarzı bassı iç organlarımızı titreten müzikler çalıyorken bir kaç
arkadaş dedikodusu yaptık. Dudaklarından dedikodu, ruhundan high heelsin kavurucu
kıvraklığı taşıyordu adeta… Benim ise dudaklarımdan kerpetenle kelimeler, ruhumdan ise
acı, dram fışkırıyordu.
Kulaklarımda ise yoğun bir “B” harfiyle BABY BABY Wohoo..
*
Taksim semalarına giriş yaptık.
Şişhane katlı otoparkına park ettik. (3 saati 380 TL olmasından dolayı sosyo-kültürel
zengiliğimize çok uygun bir otoparkttı!)
Üzerimize akın akın gelen insanların ellerinde güzel kokulu minik kaseler gördü. ‘Ya onlar ne
almış bende istiyorum.Helva bu!’ dedi heyecanla.
‘olur alalım. Bak burası.’ dedim. Önümüzde devasa bir tabelada “HELVACI
ALİ” yazmasına rağmen ben yine de elimle göstermeyi tercih ettim.
Atladı dükkana.
Dünyanın en suratsız kızı karşımızda canımızı almak istercesine bize bakıyordu.Bizimki ise
ona bir tepkiymişcesine neşe saçıyor ve “Merhaba! Helva almak istiyoruz (elbette helve
alacağız çünkü helvacıdayız)” çok kısa (1 saniyelik) bir duraksama oldu.
Anladım.
İşte o 1 saniye de beynimde “Aha o soru geliyor.” dedim.
İçimde ona dönüştüm. Onun ses tonu ve mimikleriyle tam gerçeklikteki onunla aynı anda
sordum.
“Buranın en meşhur helvası hangisi ? Siz ne önerirsiniz?”
Kız şaşırdı.
Elini önümüzdeki tezgahın üzerinde duran yıpranmış kağıda koydu.
“Genelde bunu alıyorlar; klasik” dedi. Gösterdiği “klasik”e baktım. Ölmüşlerin arkasından
kavrulan helvadan hallice bir hali vardı.
“Bunun neresi meşhur ki?” dedim kendi kendime.
“Tamam o olsun.”
“Tahinde ister misiniz?”
“Evet.Bolca çok bol olsun tahini lütfen.”
Kız tahini koydu gerçekten bolca tahinliydi. Herşeyin normal seyrinde gitmesi biraz beni
kıllandırdı. Böyle olamazdı. Bir sorun bulmalıydı.Bir sorun yoksa yaratmalıydı.Çünkü bu onun
doğasıydı. Tahin damlamaya başladı.
“Aa bir dakika hesaplama hatası oldu bu akıyor.” dedi.
Derin bir nefes aldım.Çünkü sorun yoksa yaratılmalıydı…
Gerçekten tahin akmaya başlamıştı.
“Peçete verir misiniz?”
Peçete önümüze fırlatıldı.
“Boş kase alabilir miyim?”
“Öff.” sesiyle boş kase de fırlatıldı.
Dünyanın en suratsız kızı apar topar KENDİ GÖREVLİ OLDUĞU dükkandan çıkıp dışarının
çöpünü toplamaya gitti.
Bizimkini tezgah tarafına geçmiş buldum.10–15 saniye içinde: 1 tabak helvayı 2 tabak
helvaya bölüştürmüş ve bu işlemler sırasında çıkan peçete çöplerini de BAŞKA BİR
MÜŞTERİYE çöpe atmasını söyleyerek kendi memnuniyetini sağladı ve kıç kadar dükkandan
çıktı.
Helvanın tekini elime tutuşturdu.
Hemen bir kaşık aldım.
“Baş edemeyeceğini anlayınca nasıl kaçtı ama…Hahaha”
“Aferin kız iyi yönettin krizi” demekle yetindim. Çünkü gerçekten ortada bir helva krizi
vardı ve bu kriz başka bir krizle yönetilerek yok edilmişti.
*
Atölyeye geldik.
Hoca ile birlikte 7 kişiyiz.
Sempatik ve sevimli bir ortam.
“Yaa çok heyecanlıyım.Çok güzel olacak” olacak dedi.
“Evet evet. Az kişiyiz çok samimi bir ortam”
Hoca geldi.
Bize temel yağlı boya taktiklerini anlattı.
Fırçalarımızı ten rengi boyalarımıza bandık ve tuvale sürtmeye başladık.
Biraz abarttı.
Tek bir rengi bir hat üzerinde sürekli şekilde boyamamız gerekiyordu sadece.
O fazla kıvrak hareketler yaptığı için bir takım olumsuzluklar yaşandı.
“Hocam ben burayı yapamıyorum.”
Hoca geldi.
Kriz çözüldü.
“Hocam bakar mısınız ne güzel oldu.”
Takdirler kazanıldı…
Hoca biraz sohbet havası olsun diye mesleklerden bahsederken
“Başka mühendis var mı ? “diye atıldı birden bire.
“Ben varım” (Yanımdaki gözüklü)
“Ne mühendisisiniz ? Nerede çalışıyorsunuz ?” (Gözlüklünün yanındaki kız arkadaşı ters
bakmaya başladı.)
Adam cevapladı.
“Çok güzel” ( Sohbet çıkmaza girince herkes sessizce resmine döndü.)
*
Resim bitti.
Hoca imza atmamızı söyledi.
Resme odaklandığım için uzun süren “krizsizlik hali”ni düşünememiştim. İşte tam bunu
düşünüyorken o cümle geldi.
“Hocam ben resmin bütünlüğünü bozmamak için kenara imza atmak istiyorum.”
“Tabi istediğiniz yere atabilirsiniz.”
4–5 kere atmayı denedi. Ama fırçalara kalem muamelesi yapılmayacağını 5. denemesinde
anladı.
Çaresizliğine hoca yetişti.
“Ben sizin yerinize atayım.”
*
Olaysız şekilde resimlerimizi tamamladık.
*
Acıkmıştık.
Onu “bak seni bir yere götürücem çok beğeneceksin.Antika eşyalarla dolu müthiş bir
ambiyansı var.” dediğim yere götürdüm.
Varuna Gezgin…
İçeri girdik.
80–90lardan kalma oyuncaklar, ansiklopediler, kitaplar bizi kapıda karşıladı. Ahşap kokusu
içimize işledi.
Loş bir ışık, hoş bir koku ve sakin melodi.
Boş ve deniz manzaralı bir masaya oturduk.
“Nasıl sevdin mi ?”
“Yaa çok güzelmiş gerçekten.” dedi.
Beğenmemişti. Sözlerine hakim olabilir ama mimiklerine asla…
“Çok beğeneceksin” eminliğimden onu 5 yıldızlı Fransız Restoranına götüreceğime emindi.
Oysaki ben “salaş yerleri” daha estetik ve sanata uygun gören biriyim.
“Çok özür diliyorum seninle gün batımında şaraplarımızı tokuşturarak Fransızca
konuşamadığımız için” dedim.
“Yaa hayır çok beğendim” dedi.
Asla inanmadım…
(Devam edecek…)
(Sevgili “O”, bu yazıyı hür iradenle okumayacağını biliyorum.Ama olurda bir gün okursan
lütfen bana kızma. Sen ve bu hallerin hayatımın önemli renklerini taşıyor, iyi ki varsın.)