BÖLÜM 4: HAMAMBÖCEĞİ
“Ama ben balık sevmem ki…” diyorum.
Alper şok oluyor.
Çünkü İzmir’e gelip balık sevmemek Konya da ateist olmak gibi bir tümevarıma sahip.
“Ben sana yediricem.” Diyor.
Bu yarı erotik söylem karşısında sadece sessizliğimi koruyorum.
Yaklaşık 4 saniye sessizlikten sonra
“Palamut yemiştim.” Diyorum.
Bir başka yarı erotik söylem karşısında Alper, balık familyasındaki palamutlar sınıfını
küçümseyerek
“Palamut…. Balık değil ki o.” gibi tüm evrim teorisini baştan yaratacak bir çıkış
yapıyor.
Sessizliğimi korumakla yetiniyorum.
Çünkü palamuttan tavuk tadığı geldiği için yediğimi hatırlıyorum.Saçma ama evet;
palamutta tavuk tadı vardı.
“Yürüyerek Kıbrıs Şehitlerine gidelim.” Diyor fakat ben cümledeki “şehitlerine”
kelimesini “şehitliğine” olarak anladığım için anıt mezar görme beklentisine giriyorum.
Yürüyoruz.
Seçim önceki CHP mitinglerinin vazgeçilmez meydanındayız.
90’lardan kalma laik ve ahlaksız bir gençlik var.
Özeniyorum.
İçten içe laik atak geçiriyorum.
Uçsuz bucaksız çimenlik bir alan, sonsuz uzunlukta bir sahil şerihi.
Her yerde gençler biralarını tokuşturup sohbet ediyor, gitar çalıyor.
Dikkatimi çekiyor; kimse gerçekten dondurma yemiyor.
Dondurma yemek ve laiklik arasındaki kültürel dokuyu analiz edemiyorum, etmekten
vazgeçiyorum.
İzmirliler dondurma sevmiyor demekki…
*
Varıyoruz.
İstiklalden biraz daha dar, up uzun bir sokak.
Kıbrıs Şehitleri.
Anıt bir mezarlık görmediğime seviniyorum.
Herkes yarı çıplak, cıvıl cıvıl bir mekan.
Feminen tipler saç atıyor sağa sola, biradan çakır keyif olmuş orta yaş krizindeki
amcalar yüksek tondan gülüyorlar.
“Geldik “ diyor Alper.
Etrafa bakıyorum.
Herhangi bi’ yere varmışız gibi durmuyor.
Eliyle 2 kişinin yan yana zar zor sığabileceği bir aralığı gösteriyor.
“Burası işte. Yunan Meyhanesi. “ diyor.
(Aslında Alper burada ismini söylüyor: Al çatı alabalık, lal çatı lalakalık, çat kapı
alabalık… O tarz bir şey. Akılda tutması imkansız tekerlemeli bir ismi var.)
Giriyoruz sokağa.
1 metrekareden küçük olan bir masaya oturuyoruz. Dibdibeyiz.
Yan tarafımızda 15 kilo bir kız, 105 kilo bir erkek oturuyor.
“Kankaaa öyle dememeliydin.” Gibi cümlelerden bunların çift olmadığını anlıyorum.
Yüksek mertebeden dedikodu dönüyor.
*
Elinde kocaman bir tepsi ve içerisinde renkli renkli daha önce hiç görmediğim tuhaf
mezelerle dolu bir adam geliyor.
“Ne alalım?” diyor Alper
“Haydari var mı?” diyorum.
Tepsileri tutan adamla Alper yüzüme şok içinde bakıyorlar.
“Haydari mi ?” diyor Alper
Tepsi tutan adamın tepsiyi kafama çalmak istediğine eminim.
“Yani meze diyince o geliyor aklıma.” Diyorum çaresizce.
“Deniz börülcesi, ATOM, Kariders, Midye, Ahtapot bacağı” diyor Alper.
Herhangi bir büyü yaparken kullanabileceğim materyallerin meze olarak
söylenmesine şaşırıyorum.
“Birde Efe Gold” diyor.
Efe Gold’un ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yok.
Kafa işaretiyle onaylayan büyük tepsili garson yok oluyor ortadan.
Dönüp bakıyorum nereye girecek diye.
Fakat bir yere girmiyor.
Öyle tuhaf bir yerdeyiz ki ortada bir restoran yok, ortada bir kasa yok ama bir
yerlerden garsonlar ve ellerinde yemeklerle süzüle süzüle geliyorlar.
Başka bir garson geliyor.
Elinde 1 pet şişe büyüklüğünde cam şişe.
Üzerinde Efe Gold yazıyor.
Rakıymış.
“Nasıl içersin?” diyor Alper.
“Rakıyla hiç aram yok çok az olsun, tadımlık “ diyorum.
Alper gülüyor.
Namuslu köylü güzeliyle , İzmir’in hoyrat dalikanlısının meyhanedeki ilk “date”i
kıvamında geçiyor Alperle olan diyaloglarımız farkındayım ama normal akşam
yemekleri rakı-balık olan bir memleket için benim köhne İstanbulluluğum ancak bu
kadar oluyor…
Garsonlar bişeyler getiriyor.
Rengarenk bir tabak.
Tuhaf bitkiler var.
“Ooo hadi” diyor Alper.
Bir çatal alıyorum.
Lezzetli.
Kekremsi bir tat bırakıyor.
Rakıyı içemiyorum.
Korkunç bir anason, korkunç bir tat.
Alper shot gibi dikiyor kafaya lakır lakır. (Yarasın aslanım)
Sohbete başlıyoruz.
Alper bana duygusal depresyonundan bahsediyor.
Her cümle arasında rakısından bir fırt içiyor.
Bende su içiyorum.
Yine garsonlar bir şeyler getiriyor.
Ahtapot bacağı.
En ufak parçayı alıyorum.
Lezzetli.
“Peki bunu anlatırken ne hissettin?” diye soruyorum.
Rakı masasındaki terapi seansımız alevleniyor.
Alper derin bir yudum alıyor.
3-5 saniye gözlerime bakıyor.
Yutuyor.
“Boğuldum” diyor.
Boğulmayı başta anlamıyorum.
İçtiği devasa yudumdan mı yoksa duygusal bir boğulmamı emin olamıyorum.
“Kıskanç kanki, ilgi manyağı bu kız.” Diye devam ediyor.
Ha, duygusal boğulma.
Bişeyler daha geldi.
Midyeymiş.
Görüntü korkun.
Kızarmış balık kafası gibi bişey.
1 tane alıyorum.
Ağzıma atmamla tansiyonum yerle bir oluyor.
“A yok bu yenmez.” Diyorum.
“Sevmedin mi?” diyor.
Sorunun ben ve midye ile olan durumamı yoksa bitmiş ilişkideki kıza mı gittiğine emin
olamıyorum.
“Yok.” Diyorum.
“Yapamamışlar.” Diyor.
“Biz acı çekerek büyüyoruz Alper” diye konuya geri dönüyorum.
Sonra gözüm sağ tarafta yeşile boyanmış kapının üzerindeki bir tenis topu
büyüklüğündeki nesneye takılıyor.
Yan masamki 105 kiloluk kişi de bu varlığı fark etmiş olacak ki bana doğru eğiliyor.
“N’apcaz?” diyor.
Aslında o karanlık nesnenin ne olduğunu daha görür görmez anlamıştım fakat beynim
bu gerçekliği inkar ediyordu farkındaydım.
“N’apcaz ! Benzin döküp yakıcaz burayı.” Diye birden ani bi çıkış yapıyorum hatta
çıkış yaptığım yetmiyormuş gibi ayağı kalkıyorum.
15 kiloluk kız “Ay noldu?” diye birden yerinden sıçrayıp arkasına bakıyor.
Alper “Noldu lan?” diyor oda şok içinde bana bakıyor.
105 kiloluk (böylede ayıp oluyor X kişisi diyelim buna)da ayağa kalkıyor.
Alper de dönüp bakıyor.
“Bundan mı korktunuz ya?” diyor Alper.
Cümledeki “Bundan mı?” küçümsemesini kabul edemiyorum.
İstanbulda da görüyoruz.
Akşamları sokaklarda sağa sola koşturuyorlar.
Yani bu bir hamamböceği ise, İstanbuldakiler karınca.
Bu bambaşka bir varlık.
10 sanimetre boyunca, devasa antenleri olan korkunç bir canavar.
Alper eline bir peçete alıyor.
“Napıyorsun?” diyorum.
“Ay ay ay üzerime gelir o şimdi. Öldüüürr onu.” Diyor 15 kiloluk kız kişisi.
“Öldürmem de alır atarım.” Diyor Alper.
Etrafa bakıyorum.
Benzin, tiner ya da herhangi yanıcı bir cisim varsa burayı aleve vermeye niyetliyim.
Bıçak gözüme çarpıyor.
Eğer üzerime gelirse kendimi bıçaklar beni ele geçirmeden ölürüm diye
düşünüyorum.
Alper yaratığa doğru hamle yapıyor.
“AY!” diyor kız.
X kişisi ve ben Alper’in bu yaratıkla mücadelesine izleyici olarak katılıyoruz.
Canavar March-2 hızıyla arka taraftaki kafa sallayan Rock Bar’a doğru gidiyor.
“Alper bu geri gelecek, onun elinden aldığımız bu yüce vatanı bizden geri alacak.”
Diyorum.
“Saçmalama gitti işte.” Diyor.
Masamıza geri oturuyoruz.
Yanımızdakilerle ortak bir anı olduğunu düşünerek arada o masaya espri yapıyorum
ama duymamazlıktan geliyorlar.
Koca İzmirde sosyal-anksiyeteli 2 kişiye denk geldiğimi fark ediyorum…
Gözüm o yeşil kapıda.
Garson geliyor.
Hala bir şeyler getiriyor.
2 saat geçti ve hala bir şeyler yiyoruz.
“Alper ben doydum sanırım.” Diyorum.
“Ohoo daha ana yemek gelmedi” diyor.
Durmadan masaya bişeyler gelip gidiyor ve hepsinden yediğimiz için benim ANA
YEMEK diye bir şeye yerim kalmıyor.
Alper anlatıyor.
Kaştaki belalı manitasını, oyundaki başarılarını, lise anılarını.
O anlattıkça ben sorular soruyor, hikayeyi daha ilginç hale getiriyorum.
Gözüm hala o yeşil yerde.
Levrek geliyor, kaşara bulanmış falan.
Önce bir bakıyorum.
Her hücrem ahtapot bacağı, deniz börülcesi gibi şeylerle doluyken bunu yiyebilir
miyim diye düşünüyorum.
“Al bi çatal” diyor Alper.
Alıyorum.
Lezzetli.
“A güzelmiş he. “ diyip bi çatal daha alıyorum.
Garson geliyor.
Elinde karpuzla.
“Yeter ama 3 saattir yiyoruz.” Diyorum.
“E oğlum rakı-balık böyle yapılır.” Diyor Alper
“Ya keyifli de şu yaratık çok rahatsız hissettirdi bana” diyorum.
Kapıya bakıyorum.
Kapının arkasındaki ağaçtan 2 tane sallanan siyah anten görür gibi oluyorum.
“Alper geliyor bu bak.” Diyorum.
Dönüp bakıyor.
“Yok oğlum bişey” diyor.
Hani sosyal platformalarda böyle sizi dikkat kestirip birden bire ekrana korkunç bir
surat gelen videolar varya işte tam olarak öyle bir şey oluyor.
Pis yaratık birden bire yeşil borunun üstünde tekrar beliriyor.
“Alper kalk, kalk gidiyoruz yoksa ben polisi falan çağırıcam” diyorum.
Alper gülüyor.
Kalkıyoruz.
Kıbrıs Şehitlerini yürüyoruz.
Alper her dükkanın geçmişinden, özelliklerinden bahsediyor.
Taksi durağına geliyoruz.
Bekliyoruz.
Karşıdan 40 küsür yaşlarında zayıf bir abla geliyor.
“Şşşş” diyor karşıma dikilip.
Alpere bakıyorum.
“Sen bana bağıramazsın.” Diyor sendeleyerek.
“Aa sarhoş dadanması. Hep yaşamak istemişimdir.Bırak bırak” diyorum Alpere.
“Ben sarhoş değilim.Ben Ödemiş çocuğuyum.” Diyor.
Ödemiş neresi bilmiyorum.
“Peki abla” diyorum.
“Si-tirtme ablanı” diyor.
Kontrolsüz kendi kendine edilen küfürlere bakarsak zararsız biri olduğunu
düşünüyorum.
“Şş nerelisin sen?” diyor
“İstanbul” diyorum.
“Si-ktirme İstanbul’unu gelmez bana.” Diyor.
“Ona gitmek” tabirini anlayamıyorum. Gevrek gibi bir şey herhalde burada.
Alper ablayı yakalıyor kolundan.
“Gel sakin ol.O bilmez buraları” diyor.
Abla üstüme geliyor.
“Şş sana bi çakarım, nerelisin sen bakim?” diyor.
“Ödemiş” diyorum.
“Yalan söyleme ulan ödemişli olsan tanırım.” Diyor.
Tüm ödemişlilerin birbirini tanıyor olabileceği gerçeğiyle “doğru İstanbulluyum aslında”
diyorum.
“Ne! İstanbul mu?!” diye çıkışıyor abla.
“Si-ktirme ulan İstanbul’u” diyor.
Fatih Sultan Mehmet ile sorunları olan bu ablaya daha fazla tahammül
edemeyeceğimi anlıyorum.
“Soldan gel bakim.” Diyor.
Ben ise tam sağdan uzaklaşıyorum.
“Abla taksimiz geldi, hadi görüşürüz” diyor Alper ve kendimizi taksiye atıyoruz.
*
Evdeyiz.
“Eveeet. Likör tadım testi.” Diyor Alper.
“Hadi” diyorum.
Sanki yılların alkol gurmesi ben, ne anlayacaksam.
Alper birbirinden farklı görünümde, rengarenk şişeleri getiriyor.
Şişelerin geometrik tasarımları içlerindeki sıvılardan daha çok ilgimi çekiyor.
Alper Profesör Snape edasıyla bir şeyleri birşeylerle karıştırıp shot bardaklarına
koyuyor.
Ve önüme getiriyor.
Sandalyeye oturup içmemi bekliyor.
Heyecanlı.
Her içişimde “Nasıl?” diye soruyor.
Bana göre her şişe kendi başına içilebilir olmalı. Fakat Alper içki kültürünün timsali
misali bunları karışım oranlarıyla karıştırarak yep yeni tatlar yaratıyor.
2 shot içmeme rağmen başım dönmeye başlıyor.
“Alper sanırım sarhoş oldum.” Diyorum.
Alper gülüyor.
“Alkol direncim -25 falan” diyorum.
Gerçekten başım dönüyor, zihnim dağılıyor.
“Dur oğlum daha epilasyon yapcan bana” diyor.
Ben önce anlamıyorum.
Sarhoşluğun etkisiyle Alper’in söylediklerini çapraz duyduğumu zannediyorum.
“Epilasyon mu dedin sen?” diyorum.
“Evet” diyor.
Allah allah. Yani evet eğlenmek amacıyla saçma sapan şeyler yapmış olabiirim ama
epilasyon yapmak… Bilemedim.
“Nasıl olcak o?” diyorum.
Zihnimde bayağı Alper belinde bir havluyla sırtüstü uzanmış,her yeri kremli falan, ben
elimde uzaylı teknolojisi, gözümde Banu Alkan gözlükleri var.
“Ablamın epilasyon cihazı var.Onu şu sağ göğsüme tutucaz, kıl köklerini yakacak.”
“Ha dövme için diyorsun.Anladım” diyorum.
İçim bi’ rahatlıyor.
Alperle uzaylı teknolojisini keşfediyoruz.
Alper tek başına bile yapabilecek kadar basit olduğundan tek başına yapıyor.
Yaşanan olayların hiçbirinin kaderin iplikleriyle örülmediği bir Cuma akşamını böylece
sonlandırıyoruz…