İYİ BAYRAMLAR

BÖLÜM 2: KIRŞEHİR

Gökhan Kırşehir de yaşıyor.

Neden orada olduğunu kardeşi İbrahim bile bilmiyor.

Gökhan bile bilmiyor.

A1 Türkçe ile ‘Neden Kırşehir?’ diye soruyorum.

‘Bi anda. Bi anda dedim ki neden Kırşehir olmasın.’ gibi histerik cevaplar veriyor.

Neyse. 

*

Yohna ile ‘madem yakınız gidip Gökhan’ı da görelim.’ dedik.

Ankara’dan yola çıktık.

3 rota gözüküyor.

Ve ben en seçilmemesi gereken, Kırıkkale üzerindeki rotayı seçiyorum. (Verdiğim kararların ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyorum.)

Dağlardan taşlardan geçiyoruz.

10 yıl sonra TOKİ’nin ele geçireceği bayırları görüyoruz.

Bilgisayar arka planındaki o yeşil alan görüntüsü her yerde.

O kadar dağlık ve ıssız ki navigasyonum çekmiyor, mobil veriye erişilemiyor.

Sessizlik çöküyor arabanın içine.

Yohna oyun oynarken bir şeyler mırıldanmaya başlıyor.

‘Eyvah.’ diyorum içimden.

Arabanın monitöründen hızlı hızlı bir şeylere basıyorum.

Yohna’nın mırıltısı ritme dönüşmeye başlıyor, yükseliyor.

‘Hadiiiii artık.’ diyorum bir gözümle yolu gözlerken bir gözümle radyoya erişmeye çalışıyorum.

Yohna yükseliyor, kaynama seviyesine yakın.

Yetişemiyorum…

‘LET IT GOOOO LET IT GOOOO ….’ 

Neyse ki Yohna karlar kraliçesi Elsa’ya dönüşmesen mobil verim geliyor.

‘Tut kolumdan çek götür beni dıt dırırı dıt…’

*

Kırşehir otogarına varıyoruz.

Gökhan benden şarap ve tirbuşon istemişti.

Tirbuşonu unuttuğum için otogarda tirbuşon arıyoruz. (Ne kadar anlamsız bir yer ve amaç.)

Kuzey Angmar’ın Orclarından hallice bir büfe görevlisine ‘Pardon tirbuşon nerden bulabilirim?’ diyorum.

Köhne İstanbulluluğumu baştan aşağı süzen Orc savaşa hazır bir surat ifadesiyle ‘Af buyur?’ diyor.

‘Naneli sakız diyorum, ne kadar?’

Gandalf ve Hobbitlerin Hüküm Dağına macerası gibi Yohna ve Ben de bu 30 metrekarelik otogardan apar topar çıkıyoruz.

Gökhan’ın evi otogara çok yakın.

Yolu tarif etti fakat ettiği tarife göre yol olduğu belli olmayan bir patikadan yıkık bir köprünün hemen sağından daha yol olmayan bir patikaya girmemiz gerekecek.

Dediği gibi de oldu.

Gerçekten kurumuş bir dereye yatağında amaçsızca duran geberik bir köprünün sağından asla yol olduğu anlaşılamaya bir patikaya girdik.

Yolun her metresinde kurumuş ağaç dallarından kahkahalar duyuluyor ve araba farlarının yansımalarını hayalet olarak görmüyorum, öyle uğursuz bir tema var.

Bi’ şekilde ulaştık.

Gökhan gri pijamasıyla (bir çok renk pijaması var. O günün rengi gri…)

Kapıda bizi karşıladı.

*

Üç tane köpeği ve bir tane kedisi var.

Alex, Odin ve Beyefendi. Ve ‘Sütlaç’

Oyun oynadığımız sırada Alex ve Odin’in kavgalarına şahit oluyorduk.

Kavga değil: King-Kong ve Godzilla’nın şehrin ortasında savaşı.

Bu iki çocuk ‘Köpek Evrimi’ basamağında bambaşka boyutlara ulaşmış bir tür canavar gibiler.

Alex hırladığında yaydığı ölüm sırası atmosferin havasını değiştirirken Odin uluduğunda Profesör Lupin kurtadama dönüşüyor sanıyoruz.

Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi

‘Bilemem ısırabilirler, güvenmiyorum oğullarıma.’ cümlesi geçirilecek 1.5 günün hayati risk taşımasına sebep oluyor.

*

Evin içinde köşe kapmaca oynuyoruz.

Dışarı çıkılacaksa Gökhan önden aşağı kata iniyor, kapıları sürgülüyor, birşeyler yapıyor; biz koştur koştur aşağı inip evden çıkıyoruz.

Eve girileceği zamanda telefonla ev içerisinden birisi aranıp bu canavarların aynı protokol ile kontrol altına alınması sağlanıyor ve koşa koşa eve giriyoruz.

*

Ev çok ilginç.

Evin içinde yokuş var.

‘Bu evde neden yokuş var?’ diyorum.

Gökhan omuz silkiyor.

Geceleri su içmeye ya da lavabo ihtiyacı için kalktığımda sürekli bir yuvarlanma hali içine giriyorum.

Bildiğiniz yokuş.

Ev kayıyormuş aşağıya doğru.

Ve daha ilginci Gökhan ve ailesinin bu duruma kusursuz uyum sağlamış olmaları.

Banyonun ışığının neden ‘Disko’ topu olduğunu sordum.

Evet gerçekten banyo ışığı disko topu. 

Acil çişi gelen biri ışığı açtığında yeşil,kırmızı,mavi renkler peşi sıra ritmik olarak yanıp sönüyor. 

Modları varmış.

8.defada açık yeşil bir renk olduğunu fark ettim ve kullanmadan önce tam 8 defa kapatıp açarak işenebilecek en ideal renkte ulaştım.

*

‘Hadi alışverişe gidelim.’ dedi.

Kıpkırmızı montu ve gri pijamasıyla BİM’e geldik.

Kapıda miyavlayan kedi için aç-bitir salam alıp patates soyacağı ÇALDIK.

Evet çaldık.

Çünkü Gökhan “kasa da öderiz” diye cebine attı.

Ve bunu Migros’a gittiğimiz de fark etti.

‘Aaaaa’ dedi papates soyacağını cebinden çıkarıp bana göstererek.

‘Biri polisi arıyabilir mi?’ dedim.

Bu küçük ve sevimsiz patates soyacağı hırsızlığı Gökhan için adrenalin bağımlılığına dönüşmek üzereydi.

‘Buradan ne ÇALSAK?’ dedi.

Hayır, bende suç ortağıyım bu hikaye de.

‘Jandarma mı bakıyor buraya?’ dedim.

*

Hala türpüşon arıyoruz.

‘BİNBİR ÇEŞİT’ diye bir yere gidiyoruz. Adının ‘BİR MİLYONCU’ olması gerekiyordu fakat atılan sıfırlar mı yoksa enflasyondan dolayı mı, bilemiyorum ama bu ismi seçmeleri hoşuma gitmişti.

Gökhan’ın istediği rotadan gitmediğim için söyleniyor, kızıyor.

‘Burdan dönünce önüne çıkacağız, ne söylensin be?’

‘Kafana göre hareket ediyorsun, beni dinlemiyorsun. Teee nerede kaldı!’ 

Direksiyonu sola kırdım.

‘BİNBİR ÇEŞİT’ karşımızda.

Direkt Gökhan’a baktım.

Şaşırmıştı.

‘Noldu?’ dedim.

‘Hayıııır benim dediğim olacaktı.’ dedi.

Gökhan’ın minik narsizm atağını çok takmayıp dükkana girdik.

Her şey her yerde.

Pompalı kolonya şişesi falan var.

Bulduk tirbuşonu hatta para üstü çıkışmadı diye yanına erkeksi bir pembelikte (?) bir kürek bile aldık.

*

Gökhan Antep’li ve Antepli genlerinin vermiş olduğu yetenekle gerçek etli çiğ köfte yapacak.

Kıdemli bir Antepli olan annesi malzemeleri yoğurma tepsisinde hazırlayıp getirdi.

Gökhan yoğurmaya başladı.

Avuç içiyle derin derin manevralar yapıyor.

‘İsot’ diyor.

Ben isot poşetini döküyorum. 

Yoğuruyor.

O sırada bu coğrafyaya ait tek bildiğim ‘Urfalıyım ezelden göynüm geçmez güzelden.’ nakaratı olduğu için Anteple hiç alakası olmasa bile içimden söylüyorum.

‘Su’ diyor Gökhan.

Bir bardak suyu döküyorum.

Yoğuruyor.

(Göynümün gözü çıksın, sevmeseydim ezelden…)

‘Biraz daha su.’

Döküyorum.

Annesi geliyor.

‘Bakalım.’ diyor.

Beğenmiyor.

‘Acısı eksik.’ diyor.

Hemen biraz pul biber ekliyorum. 

‘Yiaa ben acı yiyemem çok.’ diyor Yohna.

2 kadim Antepli ve ben Yohnaya bakıp sessizliği tercih ediyoruz.

‘Eti pişirmenin-‘ diyor Gökhan biraz daha yoğururken.

 Cümlenin girişi ve kesildiği yer bu Güney ritüeline mistik bir gizem katıyor.

‘-iki yolu vardır.’ 

Yoğuruyor.

Mıncıklıyor.

‘Biz-‘

Pıtı pıtı pıtı alnındaki teri siliyorum.

‘- asitik pişirme yapıyoruz şuanda.’ diyor.

Avuç içine alıyor.

Avucunda sıkıyor.

‘Tavana atmayacak mısın?’ diyorum.

Ters ters bakıyor.

Annesi tabaklarla geliyor.

‘Şalgam nerde?’ diyor.

Gökhan şok.

‘Bak sana demiştim bi’şeyi unutuyoruz diye.’ bana söyleniyor.

Şalgam alınması gerektiği bilgisine o anda nail olduğum için alık alık bakıyorum. 

‘Yarı Anteplisin. Tam Antepli olsan şalgam alırdın.’ diyor annesi.

Gülüyoruz.

‘Şarap var.’ diyor Gökhan.

‘Çiğ Köfteyle Şarap mı?’ diyor annesi.

Doğu – Batı sentezindeki esnekliğimi düşünüyorum.

Bana bile fazla gelen bir sentezdi bu.

‘Yohna içsene oğlum bi kadeh.’

Yohna geriliyor.

Aile tarafından ‘yabancılar bişey uzatırsa reddeceksin.’ öğretisi devreye giriyor.

Yüzünde çok asık bir ifade.

‘Hayır.’ diyor çok net bi şekilde.

Karlar kraliçesi Elsa’dan Savaşbeyi Gromash’a dönen bu ciddiyet nedense hoşuma gidiyor, üsteliyorum.

‘Bizim yanımızda iç, dışarıda içme böğürtlen şarabı bu.’ diyorum.

‘Asla.’ diyor.

Abartılı gelen bu keskinliği birazcık kurcalamak istiyorum ama Gökhan ‘istemiyorsa içmesin gitme çocuğun üstüne’ diyerek çözülmesi gereken bulmacamı elimden alıyor.

Annesiyle sohbet ediyoruz.

Yaşına göre çok genç göstermesinin sırlarını anlatıyor bize: ‘hiçbir şeyi takmıyorum kafaya’

(Ah Birsen Abla ah… Keşke şunu bize de öğretsen.)

*

Çiğ köfte ile Şarabı sentezleyip Yohna’nın asla ilgimizi çekmeyen bir hikayesini dinledikten sonra etrafı topladık.

Gökhan bilgisayarın başına geçti.

Yanına oturdum.

Yohna ve Gökhan hunharca oyun oynarken bende misafirliğe gelmiş, evin abisinin bilgisayarı salmasını bekleyen çocuk misali monitörü izledim.

Durmaksızın içilen çay, kahve ve şarap eşliğinde keyifli bir akşam geçirdik, çok sohbet edilen bir ortam olmadı.

Gökhan beyin ‘bizle konuşacak pek şeyi.’ olmadığından sessizce oyunu izleyip arada Sütlaç ile boğuşarak geçirdik o akşamı.

*

Ertesi sabah kahve ile başladı.

Yohna’nın kahveyi unutup etrafı batırmasından sonra ben yaptım kahveleri.

Peşine parmakları yalatacak bir menemen yaptı annesi.

Afiyetle yedikten sonra veda vakti geldi.

Vedaları pek sevmem.

Hiç sevmem.

Veda edip bir daha görmediğim insanlar oldu.

Bi’ burukluk hissettim içimde.

Uzunca sarıldık Gökhan’a ve yola çıktık.

Kim bilir, belki de bu Gökhan’ı son görüşümdü.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilecekler

Sünnet

Size yine güleceğiniz bir büyük travmamı anlatacağım. Aradan 28 sene geçmesine rağmen bu travmanın içinde çözümleyemediğim bazı noktalar…

Ota Konmamış Aşk

“Ben seni üzerim kızım, bak anlamıyorsun.” dedi şişme yelekli esmer çocuk. Laktoza inanmayan biri olarak laktozsuz söylediğim lattemi…

Dürtüler ve Sanrılar

Size dürtülerin zihni ele geçirdiği, çok basit ve kısa bir hikaye anlatacağım. İyi okumalar. “Ozan ben aşık oldum.”…

Deprem Macerası

Çok çalışıyorum, gereğinden fazla. Ders anlatmadığım peşe peşe gün yok. Hatta doğrudanders anlatamadığı gün yok. O yüzden 23…

Futbol Kariyerim

33 yaşındayım.Hiç futbol oynamadım.Mahalle maçına bile katılmadım.Halı saha maçı bile izlemedim.Hasan Şaş, İlhan Mansız gibi bir kaç Türk…

Aşağılık Ego

“… hayır sen kendi bildiğin standartlara beni oturtmaya çalışıyorsun.” dedi Ali.Kısa bir süre sessizlik oldu.Doğru olabilir miydi ?Bunu…