Cansu ve yine düğüm olmuş bir ilişki hikayesini dinlediğim bir akşamdayım.
“Şer bu çocuk sana, ŞER.” dediğim kişiye neredeyse nikah basacakken son anda vazgeçen Cansu bu sefer kendisinin de ilk defa karşılaştığı bir “tükenmişlik” dinamiğinde bana çokta yabancısı olmadığım sözcükleri sayıyor:
“Kalbi kırık, çok yıpranmış, çok nazik biri, beni arkadaşlarıyla tanıştırdı… Çok iyi biri.”
“İyi biriyse Cennete gitsin Cansu.” Dedim hırçın bir tavırla.
Beklenmedik çıkışım Cansu’yu biraz şaşırttı.
“Ya ben anlamıyorum seni. Nasıl olabilir de her seferinde yanlış birini bulabilirsin ? Acaba sen “yanlış birini mi arıyorsun?” yani kriterin bu olabilir mi ?” dedim.
Dudaklarını büzdü.
“Ya bak çok güzel jestleri –“
Elimi kaldırdım.
“ı-ı-ı-ıh sakın. Yeter da aynı hikayeyi kaçıncı kez dinliyoruz.”
Arkasına yaslandı.
Canı sıkılmıştı belli ki.
“Sen doktor değilsin, o da hasta değil. Denklem çok basit: İSTERSE YAPAR, İSTEMEZSE YAPMAZ.”
Sağ sola baktı.
Çayını yudumladı.
Gerçeklik darbesiyle delüzyondan koparılan zihnin büründüğü o kutsal sessizliğe büründük ikimizde.
Birer yudum daha aldık.
Derin bir iç çektik.
Çok büyük bir gerçeklik ele geçirmişti bizi.
Zihnin “belirsizlikle mücadele” programındaki cevap arayışımız çok basit bir söz öbeğiyle ortadan kalkmıştı.
Birer yudum daha aldık hüpleterek.
“Acıttı demi ?” dedim.
“Ağzımıza sıçtın.” dedi.
“Neyse tatlı mı söylesek ? “
“Olur. Canımda kazandibi çekiyordu.” dedi.
…