BÖLÜM 1: ZİHİNSEL GÖSTERİŞİN ANATOMİSİ
Aforizmaları pek sevmem açıkcası. Sonunu okurken başı unutulan cümlelerin yoğuşmuş halleri.
Bir çok sıradan insanın aklının kıyısından bile geçmeyecek düşünceler “…-dır/dir.” ile biten net
cümlerle sabitleniyor.
Bazen katılıyorsun, bazen katılmıyorsun.
Schoupenhour’un Aforizmalar kitabında şöyle (ya da buna benzer) bir başlık var: “İnsan neyi arar? “
Üniversite yıllarımda izlediğim dizilerin sezon finallerinden dolayı düştüğüm boşluk hissinden olsa
gerek bende Schoupenhour gibi insanın bir şeyler araması gerektiğini düşünmeye başlamıştım.
Belki izlenecek yeni bir dizi, belki bir eş , belki heyecan ne bileyim belki de bela… Ben cevapları
kitaplarda aramayı terchi edip Nietzche ‘nin Zerdüştün’den Sokratesin Savunmasına Kadar türlü türlü
kitapların saman kağıdı sayfalarını çevirip hoşuma giden cümlelerin altlarını çizdim.
“… Tanrı öldü.” dedi Zerdüşt. (Çiz çiz çiz tutar bu.)
Küçük Prensi defalarca okuyup “Abi her okuduğumda farklı bir şey anlıyorum, Mona Lisa gibi kitap
yav.” gibi abartılı abartılı cümleler sattım etrafıma.
“Ah, Tabii Platon’un Devleti… Biz felsefecilerin (hele hele …) söyledikleri o kitap altına yazdığımız
küçük notlar sadece…”
Velhassıl kelam, insanın neyi aradığını 20’li yaşlarımdaki kurcaladığım kitaplarda bulamadım.
Belki cevap kitaplarda değildi, kim bilir.
“Ortada net bir cevap yoksa demek ki sorunun pek kıymeti yok.” kanaatine vardığımda yanlış
hatırlamıyorsam üniversite son sınıftaydım.
İçi bomboş entellektüelizmim süslü cümlelerin altını çize çize yıllarca etrafımda büyüdü.
Zaman o boşlukları doldurdu
Altı çizilen cümlelerin bir çoğunun üstünü çizdi ve beni tekrar o “kıymetsiz” soruya getirdi.
*
“(Gerçekten) insan neyi arar ?” diye sordum Okan’a.
“İnsan kendini arar.” dedi.
Boş bir cevap değildi bu.
Kendi içinde esen rüzgarları mı keşfederdi, yoksa Ursula’nın Yerdeniz’inde geçen “gölgemize aşık
oluruz.” misali bizim aynımız olan ötekini ya da yaratıcının içimizdeki yansımasını mı ?
Peşi sıra gelen bu sorular oldukça sıkıcıydı.
Özellikle olayların dönüp dolaşıp din temalı dinamiklere dayandırılabilecek olması gerçeği çok daha
can sıkıcıydı.Bu tatsız döngüden kurtulmak adına,bende, zihnimin beni uzunca süre muhtaç ettiği
terapi seanslarının bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak bu çokta merak edilesi olmayan soruyu
cevaplama zahmetine girmeye karar verdim.
*
Artık Shoupenhour mezarın da ters mi döner, Sokrates yazdıklarımı görse Savunmaktan vaz mı geçer
hiç bilmiyorum; ben kendimce bu soruyu siz sevgili tebaama cevaplayacağım. Hadi bakalım…
BÖLÜM 2: EKSİKLERİN KATALOĞU
*
İlkokul öğrencisiyim.
Bir sırada 3 kişi oturuyoruz.
Gamze, Betül ve Ben.
Gamze bıcır bıcır bir kız.
Okumayı ilk onun sökeceği aşikar.
Betül sessiz biri.
Biraz solgun bi’ suratı var.
“Ben çiçek, bu diken.” diyor iri yarı bir hanımefendi, Nursel öğretmen.
Ellerimizi göğsümüzde bağlıyoruz. Arkamıza yaslanıyoruz.
“Bu kalem.” diyor elindeki çubuğu havaya kaldırarak.
“Tekrar edin. Kalem.”
Sınıf “kalem” diyor.
Biri hariç.
Bilin bakalım kim demiyor… Ben.
Çünkü bu hanımefendinin “kalem” diye gösterdiği şeyin renkli renkli olanlarını babam bana zaten
almıştı. İlgimi çekmiyor.
Tek istediğim şey anne ve babamdan beni koparak bu kabus yerden biran önce kurtulup tekrar eve
gidip bahçede oyun oynamaktı.
Güven.
*
Yıllar geçmesine rağmen – neredeyse 30 yıl- bazen benzer arayışın içinde bulabiliyorum
kendimi.Hala…
*
Babam bir heyecanla oturma odasına giriyor.
“Tüh ulan be 3 sayı daha bilseydik zengindik.” Diyor elindeki fiş boyutundaki kağıdı masaya atarak.
“Hadi ya. Tüh.” Diyor annem.
Yanıma oturuyor.
“3 sayı daha bilseydim seni yurtdışına göndermiştik.” Diyor.
10 yaşındaki birine göre 3 sayı daha bilmek ve yurtdışı arasındaki alakayı çözemiyorum.
Para.
*
“Tamam artık ağlama.” Diyorum.
Cansu’nun gözleri doluyor.
“Ağlamaktan artık yaş akmıyor.” Diyor.
“E ama sana söylemiştik böyle olacağını. Bu çocuğun “ex” olmasının bir sebebi var ve sen bunu
affedersen bu sebep yine karşına çıkacak.”
“Ama seviyorum.” Diyor Cansu ıslak gözlerle.
Yıllarca yalnız olan birine göre sanki ilişkiler konusunda makaleler yayınlamış bir edayla.
“Sevdiğin falan yok. Başka bir şey bu. Gir zihninin derinliklerine gör gerçeği.” diyorum.
“Tamam” diyor Cansu sanki yapabilecekmiş gibi…
(Yapamıyor tabikii, 3. Hatta aralarda utanıp bize söyleyemediği 4. Şansı bile vermiş olabilir. Belki de
5, kim bilir.)
Aşk.
*
“CEO olacak, zengin olacak, sporunu yapacak ve beni prensesler gibi yaşatacak.” diyor Aslı.
Başlangıçta bu cümle size aşk kokulu gelebilir ama lütfen devamını okuyunuz.
“Birlikte şirketimizin gelişmesi için ortak çalışmalar yapacağız, mesela onun aklına bi’ fikir gelecek
ve ben beğenmeyeceğim. Sonra o fikrini geliştirip ona sunacağım. Böylece hem şirket için hem onun
için çalışmış olacağım.Of Ozan, çok iyi olmaz mı ?”
Anlamakta çok güçlük çekiyorum.
“E çalışmış olacaksın ama bu romantizm mi ne bu ?” diyorum.
“Hiç anlamıyorsun beni.” Diyor.
“Evet anlamıyorum şimdi sen zengin koca mı istiyorsun yoksa zengin kocanın şirketinde perde
arkasındaki o kadın mı olmak istiyorsun ?” diyorum.
“Eveeeet!” diyor gözlerinde çakmak çakmak bir ışık beliriyor.
“Hıııı. E master falan yap ne bileyim.” Diyorum.
O çakmak çakmak ışıklar aleve bürünüp beni yakıp kül etmek istiyor…
Başarı.
*
2000’li yılların başlarında halkı memur olan bir toplumun içinde birden bire abartılı, dağınık saçlar,
fileli eldivenler, simsiyah bir giyim tarzıyla insanlar türedi.
Emo’lar.
Bir pandemi gibi tüm gençliği ele geçirdiler.
Bir gün önce pembe kedili tokasıyla gelen Ece, ertesi gün gözlerine sürme çekmiş ve simsiyah
üzerinde AC/DC yazan bir tişörtle gelmişti.
Seher hoca “Kızım iyi misin ?” diye sormak zorunda kalmıştı.
İyi değildi ama iyi olmayan sadece Ece de değildi.
Betül, İrem, Gamze,… birbir bu akıma yenik düşüyor gibiydiler.
Ne zaman ve nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde kız kardeşimde bu veba gibi modaya
yakalandı.
Fame diye bir yerden Tokio Hotel temalı tişörtler çantalar alınıyor ve tek kelime Almanca bilmeden,
Google çevirinin bile olmadığı bir zaman diliminde “durch den Monsun
Hinter die Welt” nakaratıyla anlamsız bir duygusallığın içinde salınıyor.
Sabah kahvaltısındayız.
Ben çizgili bir pijama giyiyorum.
Babam atletli.
Annem gündelik bir kıyafet.
Sabah 10 gibi.
Nazlıcan elinde bir file eldiven, simsiyah bir Tokio Hotel tişörtüyle masada. Saçları gözlerinin önüne
geliyor.
“Topla o saçlarını” diyor annem. Asabi biraz.
“Allah’ım sen sabır ver.” Diyor babam.
Nazlıcan kaşığıyla bir şey almaya çalışırken kaşığın sapı elindeki fileye takılınca masaya bir şeyler
dökülüyor.
Oldum olası masaya dökülen şeylere karşı hep sinirlenen annem anında “ya kızım… Of ya…” diyor.
Nazlıcan biraz başını öne eğiyor.
“Ne bu hal?” diyor babam artık sabrının sınırlarında belli.
“Sen bu halde sokağa nasıl çıkıyorsun, hiç bakmıyor musun aynaya” diyor.
Annem babamı türtüyor.
“Abisi olarak sen nasıl müsaade ediyorsun buna.” Diyor.
O sırada ekmeğime şokella mı ne öyle bi’şey sürüyorum.
“Beni asla anlamıyorsunuz.” diyor Nazlıcan.
Şokellamı ısırırken Nazlıcan’a bakıyorum.
“Ya bu file eldivenin neyini anlıcam?” diyor babam.
Anlaşılmak.
*
Tuna diye bir arkadaşım var.
Kendisiyle gençlik yıllarımı çalan bir oyunda tanışmıştık.
Eli yüzü düzgün, sakin bir çocuk olduğu için arkadaş ortamımıza almıştık.
“… abi ülke böyle bir politika izlerse ekonomiyi kurtaramaz.” diyor biri. (ismini hatırlamakta güçlük
çekiyorum.)
Elimde UNO kartları var. Seri seri karıştırıp bu minik ekonomistin geliştireceği çözümü heyecanla
bekliyorum.
“…Altın alacaksın, altın. Bak aha yazıyorum buraya.”
Gözlerim dillediği işaret parmağının masada bıraktığı mikrop dolu izi kesiyor.
“… Kız arıyor ben bi’ geliyorum.” Diyor Tuna. Birden bire yuvarlak masa şövalyesi masamızı terk
ediyor.
“… Gayrimenkül boş iş. Yani projeler peşkeş çekiliyor…”
Peşkeş kelimesinin başka bir anlamını düşünüyorum.
Tuna geri geliyor.
“Ne konuştuğunuz bu kadar hızlı ya?” diye soruyorum.
“Öyle rapor verdim.” diyor.
Dudak büzüyorum.
UNO kağıtlarını dağıtmaya başlıyorum.
Oyun başlıyor.
Ard arda attığım +4’lerle minik ekonomistin eflasyondan çöküşe gitmesini sağlıyorum.
“Abi geliyorum.” Diyor Tuna telefonunu eline alıp ve yine kalkıp gidiyor.
Arkasından bakıyorum.
“Ne biçim kız bu ? Bi’ bırakmadı oyun oynasın şu çocuk…” diyor Cansu.
Oyun bitiyor.
Baybars beni koridora çağırıyor.
“Ozan bu çocukta bi’ tuhaflık var.” diyor.
Gözlerine bakıyorum. Biraz endişeli gözüküyor.
“Ne tuhaflığı ?”
“Bu zırt telefonla konuşuyor ya, sanki konuşmuyor gibi.” diyor.
Anlamıyorum doğal olarak.
“E niye kalkıyor zırt pırt o zaman, basuru falan mı var ?” diyorum.
“Ne bileyim.” diyor.
Yemekler yeniyor, oyunlar oynanıyor, Tuna defalarca kez aramızdan ayrılıp geri geliyor.
O gece Tuna, ben ve Baybars birlikte kalıyoruz.
“Ben çözücem bunu.” Diyor Baybars.
“Boşver oğlum bırak. Belki araları kötüdür.” Diyorum.
Ertesi gün oluyor.
Arkadaşlarımla aynı evde kaldığımda güven problemimden dolayı herkesten önce uyanmayı kendime
görev edinmiş biri olarak ilk ben uyanıyorum.
Kahvaltı hazırlıyorum.
Omlet yapıyorum.
Tuna geliyor.
“Günaydın, iyi uyudun mu ?” diyorum.
“Yok ya, kızla tartıştık biraz. Uyku tutmadı.” Diyor.
Baybarsın içime yerleştirdiği şüphe tohumları titreşiyor. Şöyle bir süzüyorum.
Uykusuz gözükmüyor. Gayette dinç.
Tuna gerilirken Baybars geliyor.
“Oo kanki dün ne horladın be öyle.” diyor.
Tek kaşım kalkıyor.
“Senin manitan bi’ salmadı he seni. Dün bi rahat edemedin.” Diyor Baybars. Son cümledeki sessiz göz
temasından kaçınılmaz sona yaklaştığımızı anımsıyorum.
10-15 saniye süren bi’ sessizlik oluyor.
“Biz ayrıldık.” diyor Tuna.
“Hah. Biliyordum bir şey olduğunu.Demiştim sana Ozan.” diyor.
Tuna’ya bakıyorum bayağı üzgün gözüküyor.
“Barışırsınız ya üzülme.” diyorum. Omleti havada takla attırıyorum.
“Aynen ya. Daha yeni ayrılmışsınız, olur öyle arada.” Diyor Baybars.
“2 yıl olacak.” Diyor Tuna.
Bi’ sessizlik oluyor.
Ben yüzümde bomboş bir tebessümle omlete bir tur takla daha attırıyorum.
Baybars Tuna’nın omuzlarına vuruyor.
“Sen şizofren misin ?” diye soruyor çok ciddi ve sessiz bir ses tonuyla.
Bi tur daha takla attırıyorum omletlere.
“Ya ben 2 yıldır kız arkadaşımdan hiç ayrılmamışım gibi yaşıyorum.Rutini bozmuyorum.” Diyor.
Omlet tavasını sertçe yanan ocağın üstüne vuruyorum. Omlet titriyor.
“Git içeri sıkma benim canımı.” Diyorum.
Tuna içeri gidiyor.
Sevilmek
*
2007 yazında anneannemi kaybettim.
Apar topar Ankara’ya gittik, ailecek.
Anneannem benim annemdi aslında.
Çünkü her yaz onunda piknik yapar, eğlenir, gezerdik.
Onu kaybetmiş olmamın acısını o yaşlarımda anlayamadım aslında. Yıllar sonra anlayacaktım.
Benim için uzun bir yolculuğa çıkmış gibiydi.Geri dönecekti, dönmeliydi…
14 yaşındaki ben için üzülecek şey ölümün ağırlığı değildi.
Göz yaşlarım annemin feryatlarınaydı.
Annemin içimi param parça eden ağıtınaydı aslında.
Büyük bir salonun içinde yüzünü daha önce görmediğim insanlar arasında annem göz yaşları içinde
feryatlar ediyor, göğsüne vuruyordu. Teyzem onu sakinleştirmeye çalışıyor, babam elinden tutuyordu.
Diğer insanlar hiçbir şey yapmıyor ve sadece hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Bende ağlıyordum.
Neye ağladığımı o anın içindebilmiyordum fakat o gün hisettiğim, beni ele geçiren o hüznü şuanda bile
iliklerimde hissediyorum.
Annem yüreğine düşen acıyı hepimize paylaştırıyordu; çünkü dayanmasının başka yolu yoktu.
Dakikalarca belki saatlerce onlarca insan annemin feryatları karşısında göz yaşlarını akıttı.
Ne zaman, nasıl bittiğini hatırlamıyorum.
Tek hatırladığım babamın beni dışarı çıkardığıydı.
“Sakin ol.” Dedi bana. Gözleri kan çanağı gibi olmuş, yanakları ağlamaktan kızarmıştı.
Tek yaptığım göz yaşlarımı tişörtüme silmekti.
Konuşmadım.
Konuşamadım.
Ne denirdi, ne söylenirdi bilmiyordum.
Tek bildiğim annem iyi durumda değildi.
Göz yaşları hiç dinmedi.
Günler geçti belki haftalar. Yine dinmedi.
Dedemin ve babamın “yapma, çocukların var topla artık kendini.” Dediği cümleleri işittim.
Annem toparlandı.
Anneannem bir çok güzel anıyla hafızamda kaldı.
(Ne kadar gerçekliği anlamış olduğumu kabul etsem de kendimi onun uzak bir yere seyehate gittiği
düşüncesinden alıkoyamıyorum.)
Yıllar geçti hala güzel anıları, yaptığı iyilikleri çocukları, torunları ve komşuları arasında konuşulur.
Bir çok insanın farkında olmadığı ama içten içe arzuladığı şeyi o başarmıştı.
Özlemle anıyorum.
Kalıcılık.
*
Henüz araba kullanmayı bilmediğim yıllarda babamın yan koltuğunda oturuyorum.
Babam kıvrak direksiyon hareketleriyle bir şeyler deniyor.
Elimde telefonum bir şeyler okuyorum.
“Baba insan ne arar?” diye soruyorum belli ki okuduğum şey bunla alakalı.
“Park yeri.” diyor babam.
Kafamı kaldırıp bakıyorum.
Sınav çıkışına denk geldiğimiz için her yer dolmuş.
Haklı buluyorum.
Üç dört dakikalık öfkeli, küfürlü bir park yeri arayışından sonra yerimizi buluyoruz.
Annem ve Nazlıcan sofra hazırlamış.
“Hatun, insan ne arar ?” diye soruyor babam.
“Para.Sağlık.Mutluluk.” diyor annem.
Babam çayını içerken hüpletiyor.
“Belki de doğru içilen bir çay.” Diyor annem asabi bi’ şekilde.
“Çok klasik cevaplar. Nazlıcan sence insan ne arar ?” diye soruyu Nazlıcana yöneltiyor.
“Mutlu olmak.Bir insan mutlu olduktan sonra gerisi çok önemli olmuyor.”
Babam göz deviriyor.Dudaklarını hayal kırıklığın o büzüşüyle büzüyür.
“Sizi çok alçak gönüllü yetiştirmişim.” diyor.
Bu cümleden sonra aranan şeyin yoğun arzulanan bir “para” olmasını beklerken babam “doğruyu,
hakikati arar.” diyor.
Önce kafam karışıyor. Gelişine gol olacak bir tahminim resmen taça gidiyor. Sonra iliklerime işleyen
“hakikat ve doğru” kelimelerinin yan yana kullanımından devamında gelecek cümlelerin “islamik
öğelerle” dolup taşma endişesi kaplıyor işimi.
“Allah-” diyor babam çayından hüpletmeli bir yudum alırken.
Annem asabi asabi bakıyor.
“-bizi onu bulalım diye yaratmış.” diyor.
İnançlı biriyim fakat cevabı araştırılan soruların yaratıcıya bağlanıp sonsuz bir cevapsızlığa
sürüklenmesine tahammül edemediğimden zihnimde “eyvah” çanları çalıyor; çok derin bir nefes
alıyorum. Tam ağzımı açacakken annem atılıyor.
“Ee buldun mu bari?” diyor.
Babam sessiz kalıyor.
Gelecek cevabın “beşeri dünyanın sınavı, öteki dünyanın ödülü temalı” bir yapıda kurulacağını tahmin
ediyorum.
“Bulamadım, bakıcaz.” diyor.
Şaşırıyorum. Yaratıcı arama yolundaki macerasına “bakıcaz” diyerek sıyrılması hoş bir sempatiklik
katıyor.
Tanrıyı.
*
BÖLÜM 3: KENDİNİ KAYBETMEYEN HAL
Bunca sahneden, bunca insandan, bunca kelimeden sonra insanın tek bir şey aradığını söylemek
kolaycılık olurdu.
Çünkü Gamze güven arıyordu, Betül sessizliği;
Babam parayı değil ihtimali,
Cansu sevgiyi değil tutunacak bir dalı,
Nazlıcan anlaşılmayı değil görünmeyi,
Tuna sevilmeyi değil terk edilmemiş gibi yaşamayı,
Ben hepsine baktım.
Ve bir noktada fark ettim ki aynı soruyu soruyor gibiyiz ama farklı yerlerden kanıyoruz.
İnsan “bir şey” aramaz.
Zihin, var oluşunun belli anlarında eksik hissettiği duygunun adını koymaya çalışır.
Bazen koyamaz.
O zaman o duygu, bir insan olur, bir ilişki olur, bir para miktarı, bir inanç, bir kimlik, bir rol olur.
Ve biz ona arayış deriz.
Oysa çoğu zaman aradığımız şey, eksik olan değil;
kaybetmeye tahammül edemediğimizdir.
Sevilme kaybolunca yetişkin olmayan ilişkiler kurulur.
Anlaşılma kaybolunca saçlar başka renklere boyanır.
Kalıcılık kaybolunca insanlar hikâye bırakır.
Hakikat kaybolunca Tanrı aranır.
Zihin arar.
Beden bu arayışa araç olur.
Ama beden, zihnin sandığı kadar sabırlı değildir.
Ve zihin, bedenin kaldırabileceğinden daha sert duygular üretir.
Bu yüzden bazıları “aşık oldum” derken aslında kendisinden vazgeçmiştir.
Bazıları “başarılıyım” derken hiç sevilmemiştir.
Bazıları “inanıyorum” derken çok korkmuştur.
Ben uzun süre bu sorunun cevabını kitaplarda aradım.
Altını çizdiğim emanet cümleler aldım.
Bir çoğunun da üstünü çizdim.
Sonunda anladım ki soru yanlış yerde soruluyordu.
İnsan neyi arar?
İnsan kendini kaybetmediği bir hâli arar.
Bazen bulur.
Çoğu zaman bulduğunu sanır.
Bazen de aramaktan yorulur ve buna olgunluk der.
Ben hâlâ arıyorum.
Ama artık neyi aradığımı biliyorum.
Bu yetiyor.