Gökova 1.Gün

Bölüm 1: Yolculuk ve Endu
Heyecanlı bir sabah.
Yaklaşık 600Km yolu ‘ünlü’ sayılabilecek matematikçileri dinlemek için gidiyorum.
Sıradan bir uçak yolculuğu:
Havalimanında yine “donunuza kadar soymalı” güvenlik kontrolü, 45 tane yüzünde güller açan güvenlik görevlisinin kalıplanmış ses tonuyla “bu taraftan beyefendi!” cümlesi.
İkinci gülücükler saçan güvenlik dalgasını atlattıktan sonra iç kapılardan G10 isimli kapıya yürüyorum.
Şüpheli gibi davranmamak için şüpheli gibi yürüyorum.
Buraya gelmek için yürüdüğüm tüm rotanınn tam ters yönünde yürüyorum.
Öbek öbek insanlar var bazı yerlerde.
G7 ya da G8 kapılarının önünde “kokulu bir kalabalık” var. Evet peynir kokusu oluyorum.Buram buram çeçil peyniri.
“Kars herhalde” dedim.
İlerlemeye devam ediyorum.
G9’a geçiyorum. Yoğun bir güneş kremi kokusu var. Kapalı yerdeyiz herkes gözlüklü ve şortlu. Bu yoğun CHP’lilik alametleri buranın İzmir uçağı olduğunu düşündürdü. Öyleymiş…
Ve G10.
Numarası 18–36 arası olanlar sağ tarafa , diğerleri sol tarafa.
Sola geçtim.
Sağ taraf önce alındı.
THY’yi 50 yıl sonra düşündükleri bu inovasyon için tebrik ettim.
Sıram geldi.
Güler yüzlü bir hostes tarafından karşılandım.
Yerime geçtim.
İlginç bir şekilde hiçbir sorun çıkmadan İstanbul’dan Dalaman’a ulaştım.

Sıcak bir hava. İnsanlar ‘yeni insan görmeye’ çok alışık. Sıcak havanın yanında herkes sıcak kanlı.
Havalimanında bir tane Endonezyalı (-kesin öyle-) vardı. Benimle aynı rotayı çizdiğinden onunda matematikçi olması çok olasıydı.
İkimizde şu sosyal medyada ‘insanların hayali’ olan ‘Datça, Marmaris sağa, Köyceğiz, Dalaman, Fethiye sola’ talebasında indik. (Bknz: Şekil -1)

ŞEkil – 1

Bu endu (yeni kelime hayırlı olsun) benimde matematikçi -hatta soğuk ve sert duruşumdan dolayı egolu, kibirli GÖRÜNEN AMA ÖYLE OLMAYAN matematikçi’- olduğumu anlamış olacak ki benden uzaklara kaçarcasına hareket ederek gözden kayboldu.
Taksi çevirdim.
Taksici bey ‘ya hocam senden önce bir yabancı yazdı şimdi ayıp olmasın ben ona bi’ bakıp geleyim kabul edersen onuda alayım” dedi.
Ahaaa yakaladım seni endu’ dedim içimden.
‘Evet evet büyük ihtimal oda benle aynı yere gidiyor. Gelebilir.’ dedim. Sonuçta taksiyi önce ben kaptım elbette benim kurallarım geçerli olacaktı…
Taksici yaklaşık 1 dakika sonra geri döndü.
‘Mal mıdır nedir, yüzümüze bakmıyor.’ dedi.
Hiç tepki vermedim ama yüzümdeki zafer nidaları belli oluyordu. Kibirli olan ben değil, oydu…
*
Otele vardım.
Dünyanın en sıcak resepsiyonu neredeyse bana sarılacakmışcasına beni karşıladı. İşlemlerimi halletti.
Odama girdim.
‘Bir oda arkadaşımız olacağı’ önceden bildirildiği için odada başka birinin eşyaları daha vardı.
42–43 numara ayakkabılarımdan anladığım kadarıyla uzun biriydi.
Odaya yerleştim.
Hemen yatağın kenarına kuruldum.
Tam uykuya dalacaktım ki kapıdan sinyal sesleri gelmeye başladı.
Giriş kartı çalışmıyordu.
Kalktım kapıyı açtım.
Karşımda 42–43 numara giyen ‘çocuk adam’ vardı.
Kendisi ODTÜ matematik 3.sınıf öğrencisi İran asıllı adı Amirya. (Olurda bir gün bu yazıyı okursan ve ismini yanlış görürsen lütfen kızma.Büyük ünlü uyumuna asla uymayan bu ismi aklımdaki kaosun içinde tutmak çok zor.)
Tanıştık.
Zeki bir çocukmuş.
Bizim lisansta geçmek için ayıp bayıldığımız, kafamıza tebeşirlerin fırlatıldığı, ızdırap topoloji dersini yazın evde çalışıp halletmiş.
Takdir ettim…
Biraz lafladık ama 20 yaşındaki bir gencin enerjisi ile 33 yaşındaki birinin enerjisi aynı olamayacağı için (ne abarttım yaşımı sanki 88)
‘Ben çok yorgunum Amir uyumam gerekiyor.’ dedim ve uyudum.
*
Akşam yemeği saati geldi.
Can dostum ve sevgili danışman hocam ‘Okan’ yemekte herkesin bir arada olduğunu söylemişti.
Yemeğe gittim.
Herkes bir arada değil.
ODTÜlüler bir arada ve ‘diğerleri’ bir arada.
Deli gibi gidip ‘merhaba ben Ozan YTÜ Matematik Bölümünden’ demek istemediğim için ‘diğerleri masasında’ boş bir köşeye sindim.
Sağ başta İngiliz bir matematikçi ve karşısında matematikçi olamayacak kadar asi ve hırçın gözüken -bence- oğlu. Sakin sakin çorbalarını içiyorlardı.
Benden 2 dakika sonra kim geldi?
Endu…
ODTÜlü tayfayı görünce kendini diğerleri masasına attı. Benden en uzak köşeye konumlandı fakat ne oldu? Yağmur başladı ve tıpış tıpış sağ tarafıma geldi oturdu.
Kendisiyle konuşmak gibi bir amacım olmamasına rağmen kaderin cilvesi enduyu bana doğru itiyordu.
Yemekler geldi.
Müthiş bir menü.
Taratoruna kadar var.
Ana yemek gelmeden önce mezeler için ekmeğimden minik bir parça almıştım.
Yemeğim gelince geri kalan parçayı aradım…
Bulamadım.
‘Herhalde yedim farkında olmadan’ diye düşündüm. (Eveeet hikayenin nereye gideceğini anladınız.)
Bi’ parça daha aldım.
1–2 lokma sonra diğer parçayı aradım ve yine bulamadım…
Yemeğediğime emindim.
Endu yiyordu yarımlarımı…
‘Ne ara lokmalarımızı yiyecek kadar samimi olduğumuzu’ düşündüm.
Ben enduyu evrenden silme planları yaparken endunun arkadaşı başka bir endu geldi. O daha sıcak kanlıydı.
*
Yemek bitti.
Tek başıma bu yere geldiğimden ve hiç kimseyi tanımadığımdan yine tek başıma dondurma yemeye gittim. (Ne dram ama)
Çarşısı çok hareketli bir yer.
Sanki 10 metrekare içine ne bulmuşlarsa tıkıştırmışlar gibi herşey iç içe. Etrafı dağlarla çevrili, dağlarda ormanlarla çevrili bir C harfinin ortasındayız.
Cennetten bir köşe gibi adeta.
Dolaştım.
Magnet alabileceğim yerleri keşfettim.
*
Bölüm 2: İlk Konferans Günü
Kahvaltı için 08:00da uyandım.
20 yaşındaki oda arkadaşım benden daha önce kalkıp çoktan hazırlanmıştı. Artık nasıl bir aura yayıyorsam ‘gece rahatsız ettiysem kusura bakma, uyandırdım sanırım özür dilerim’ gibi sürekli formda bir ‘kusur işledim’ teması dönüyor. İnatla her seferinde ‘ya rahatsız olmuyorum. Gençliğini yaşa ne bu hep özür ‘ dilememe rağmen değişmedi, bende demeyi bıraktım daha n’apcam.
Hazırlandım.
33 yaşında ve ‘eğitimci’ olunca konferans gibi yerlere ciddi kıyafetlerle gidilmesi gerektiğini düşündüğümden yanıma aldığım beyaz kumaş pantolon ve polo yaka yeşil tişörtümle katıldım konferans kahvaltısına.
Emekli matematik profesöründen hallice yarı beyaz kıvırcık saçlarım, polo yakalı tshirtümle beyaz bir tabağa haşlanmış yumurta, bir kaç çeri domates, biber ve çayımı alıp hemen bir masaya çöktüm.Çünkü her an her masa ODTÜ tarafından ele geçirilebilirdi.(Hak ediyorlar, geçirsinler bu arada.)
Etrafı yokladım.
Uzun rastalı saçları ve sakalıyla bakar bakmaz ununu elemiş eleğini asmış bir matematikçi olduğu anlaşılan biri vardı.
Bana hep bahsedilen ‘Selman hoca’ nın bu kişi olması gerekiyordu.
Öyle olmalıydı.
Bu tarz ve havayla o kişi Selman hoca olmak zorundaydı…
Eğer bu kişi Selman hocaysa karşısında çok sıcak kanlı bir hanımefendi. Oda bahsedilen ‘Eylem hoca’ olmalıydı.
Bu varsayımsal ‘ise bağlacını’ kurduktan sonra kahvaltı bitti.
Topyekun toplantı salonuna geçtik.
*
1.Konuşmacı: P.C.
İnanılmaz seri İngilizce konuşan ilk görünüşte kasıntı gibi gözüken ama konuştukça içindeki haribo altın ayıcık açığa çıkan biri çıktı.
Graf Teoriyle alakalı MMR kısaltmalı (ne demekte artık) bişeyler anlatmaya başladı.
İlgi alanımda olmadığından beni afakanlar bastı.
Sağa sola bakarken sağ tarafımda kel, gözlüklü, sıfır kollu giymiş biri terliklerini çıkarıp ayaklarını karşıdaki sandalyeye uzatarak, bayağı dümdüz uyudu konferans sırasında.
Neredeyse takım elbise giyip gelen ben şaşkınlıkla adamın ağzı açık uyumasını izlerken ön tarafta ‘Sori, beg yor pardın’ gibi sesler duyunca dikkatimi tekrar tahtadaki adama verdim.
En ön sırada ODTÜ’nün kıdemli hocalarından biri adamı sıkıştırdıda sıkıştırdı.
Hatta resmen adamın kabusu oldu.
Adam sürekli ‘Dimenşın is tu’ diyip defalarca n=2 yazmasına rağmen sorular sürekli herhangi bir boyuttan geldi ve pes etmeden hepsini tek tek cevapladı.
Hayrınlıkla adamın her soruyu düşünüp cevaplamasını izlediğim sırada uyuyan kel uyanmış olacak ki çok tuhaf bir şey sordu.
Tahtadaki adam (böyle adam adam diyorum ama umarım birgün bunu okuyup beni eleştirmez, özür dilerim sayın P.C.) elini çenesine götürüp derin bir nefes alıp düşünmeye başladı.
Bir sağa gitti bir sola gitti.
Tüm salon gözlerimizle takip ettik.
Sonra kafasında bir ampul yanmış olacak ki birden bire ‘no’ dedi ve sunumunu bitirdi.
Bu ani gelen keskin ve ispatsız ‘no’ karşısında semineri bitirdiği için alkışlasak mı alkışlamasak mı bilemedik.
Sonra birinin öncü olmasıyla alkış kıyamet.
15 dakika ara verildi.
2.Konuşmacı: T.K.
Tüm salon şok olarak başladık.
Karşımızda görüntüsü 13–14 yaşlarında bir japon duruyordu.
Matematik tarihinde 13 yaşlarında profesörlük almış dehaları biliyoruz ama bu 1600lü yıllarda insanlar vebadan kırılırken gerçekleşmiş bir olay. 2025 in Mayıs ayında sıfır pandemi de 14 yaşlarında profesör görmek imkansız.
Neyse.
Japon arkadaşımız başladı anlatmaya.
Yazdığı semboller çok tanıdık geldi ama böyle tuhaflık vardı çünkü tahtada bir ‘fısıldama’ eli cebinde birşeyler yazıyor gibi.
O yazdıkça salondaki kallavi matematikçiler koltuklarında dikleşiyor. İsveçten bir profesör araya girdi.
‘Vat is G ?’ dedi.
Japon çocuk adam, tam ağzını açtı cevap verecekken, uyuyan keltoş ‘finit’ (sonlu) dedi.
İsveç profesör ‘Ah. Okey’ dedi.
Japon şaştı kaldı.
Sonra keltoş çok tuhaf sorular sordu.
Japon inanılmaz kısık ses ve mükemmel bir rahatlıkla hepsini açıkladı.
Biz bir kere daha şaşkındık.
14 yaşında profesör olmasını kabul etmiştik ama bu rahatlıkla inanılmaz zor bir konunun altından kalkmasını sindiremedik.
2 saat ara verdik. (Hayır Japon adama şaşırdığımız için 2 saat değil; öğle arası olduğu için 2 saat.)
*
Konuşmacı: A.R.
Moladan hemen sonra saçları darma dağınık, yorgun görünümlü 38–40 yaşlarında Fransız bir matematikçi çıktı.
Asla ‘nambır’ diyemedi.
Sürekli ‘Nambuğğa’ gibi Fransız genlerinin sürekli titreştiği bi’şey söyledi. Bildiğimiz dandik bir üçgenden ‘tropikal geometri’ (hayır sıcak havalarla hiç alakası yok, bende öyle sanıyordum) diye birşey türetti.
Keltoş asla durmadı her dakika soru yağmuruna tuttu.
Fransız her sorusuna şekil çizerek cevap verdi.
Keltoşun kallavi bir profesör olduğu artık kesindi…
Teşekkür etti ve oda indi.
20 dakika ara.
*
Günün son konuşmacısı: I.C.
Şimdi sahnede uzun boylu kel ve keli inanılmaz parlak, küpeli, zayıf bir adam vardı.
Kendini tanıttı.
R harflerinin inanılmaz vurgunsan Rus olduğu çok belliydi.
Birden bire ani hareketler bulunarak vurgulu R leriyle bize PisagoRRR teoriminin akıl almaz bir genellemesini cebirsel geometri ile anlatmaya çalışıyordu.
Seminer ahalisinin sıkıldığını sezdiği her anda salona karşı espri yapıp herkesi güldürüyordu.
Elbette bu adama da bela olan biri oldu.
Sanki bu adama bela olmaya gelmiş gibi sadece en son seminer geldi ve laptopuyla bir şeyler yazarken bir yandan adama sorular sordu.
Adam her seferinde derin bir nefes alıp öyle başladı cevaplamaya.
En son bela adam ‘Vat evidıns?’ dedi.
Rus matematikçi uzunca adama baktı.
‘Okki ay vil ekspleyn. Let mi giv sekınt’ dedi. 5 dakika düşündü.
Tahtayı sildi ve 20 dakika ‘evidıns’ı anlattı. En sonunda ‘Did i giv en ensvır yu kuesşın?’ dedi ve ‘yes’ duyulmasıyla seminerin dağılması bir oldu…
Konferans bugünlük bitti.

*
Akşam yemeğine kadar denize gittim.
Konferansın organizatörü Eylem hoca geldi.
Muhteşem pozitif enerjisiyle ayak üstü lafladık.
Sonra o koşa koşa hırçın denizin kollarına bıraktı kendini.
(Kendisi düğüm teorisinde çalışan başarılı bir hoca ve inanılmaz genç gözüküyor.Genç gerçi, gözüküyor ne?)
Şezlongunda uzanan gözlüklü biri beni görünce yanıma geldi.
ODTÜ de bir profesörmüş.
Hatta konferanstaki her 2 ODTÜ’lü onun öğrencisiymiş.
Hayatımda tanıdığım en güler yüzlü ve pozitif auraya sahip, muhteşem bir insan olduğuna emin oldum. (Prof.Dr.Özgür KİŞİSEL)

Biraz lafladık.
‘Akademik sancılarımı’ kendisiyle paylaştım.
Tavsiyelerde bulundu ama sanki bir profesörle değil; adeta bir arkadaşımla konuşuyormuşum gibi rahat ve samimiydi.O yüzden verdiği tavsiyelerde bir o kadar yer etti bende.
(Özgür hocam alkışlar sizin için.)
*
Yemek saati.
Duşlar alınmış.
Herkes jilet gibi mekandaydı.
ODTÜlü tayfayla tanıştım sonunda.
20 yaşındaki oda arkadaşım beni onlara anlatmış ama onlar adımın ‘Okan’ olup olmadığı konusunda emin olamamışlar.
5 tane ODTÜ’lünün geçen sene aralarında olan ‘Okan hocalarının’ bu sene neden kendilerinden hiçbir sebep yokken uzak duracaklarını düşünüp benim ‘Okan olabilme’ ihtimalini değerlendirmeye almışlar açıkçası anlamadım.(Ne zor cümle ulan , yazarken anlamadığım anlar oldu.)
‘Ben Ozan. 1 harf farklı sadece.’ gibi dünyanın en saçma sapan açıklamasıyla durumu açıklığa kavuşturdum. Oysaki tek sorun 20 yaşındaki oda arkadaşımın bazı bilgileri yanlış aktarmasından kaynaklıymış.

O akşam ODTÜlü tayfayla muhabbet ettim biraz.
Herhalde Ankara’da olmanın ‘sıkıcılığından’ kaçmak için burada biraz ‘dağıtmaya’ gelmiş bu gençler maalesef Okan hocalarında buldukları ‘kaotik’ veya ‘Random Reel Davranışlar’ ı (Sayın okuyucu bu tasvirler ‘kötü’ değildir. Kaotik: tahmin edilemez anlamındadır.) bende bulamadıkları için ne yazık ki aramızda hep bariz beliren ‘hocasal kırmızı çizgi’ oldu. (üzerimden atamadığım otorite figürlüğüm yine başıma bela oldu)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilecekler

Sünnet

Size yine güleceğiniz bir büyük travmamı anlatacağım. Aradan 28 sene geçmesine rağmen bu travmanın içinde çözümleyemediğim bazı noktalar…

Deprem Macerası

Çok çalışıyorum, gereğinden fazla. Ders anlatmadığım peşe peşe gün yok. Hatta doğrudanders anlatamadığı gün yok. O yüzden 23…

Futbol Kariyerim

33 yaşındayım.Hiç futbol oynamadım.Mahalle maçına bile katılmadım.Halı saha maçı bile izlemedim.Hasan Şaş, İlhan Mansız gibi bir kaç Türk…

Ota Konmamış Aşk

“Ben seni üzerim kızım, bak anlamıyorsun.” dedi şişme yelekli esmer çocuk. Laktoza inanmayan biri olarak laktozsuz söylediğim lattemi…

Dürtüler ve Sanrılar

Size dürtülerin zihni ele geçirdiği, çok basit ve kısa bir hikaye anlatacağım. İyi okumalar. “Ozan ben aşık oldum.”…

Aşağılık Ego

“… hayır sen kendi bildiğin standartlara beni oturtmaya çalışıyorsun.” dedi Ali.Kısa bir süre sessizlik oldu.Doğru olabilir miydi ?Bunu…