BÖLÜM 1: ANKARA
Sanki hiç yoğun bir insan değilmişim gibi, durduğum yerde, hiçbir sebep yokken “Alperen bayramda buraya gel, bende Ankara’ya gideceğim birlikte gideriz.” dedim.
O da bunun üzerine çok düşünmeden 10 dakika sonra İstanbul’a bilet aldı.
Ve tüm macera böyle başladı.
*
Bu yazının Dostoyevski Romanlarındaki isim kargaşasına dönmemesi adına başta şu bilgiyi vermekte fayda var: Alperen’in oyundaki ismi Yohna’dır. Yani Yohna = Alperen.
*
Alperen benim aslında oyundan arkadaşım.
Kendisi 20 yaşında Kore ve Japon kültürlerini benimsemiş, Genshin Impact bağımlısı, Poe, TFT gibi oyunlarda adeta bir strateji uzmanı ve ikinci sınıf psikoloji öğrencisi.
Bu bilgiler ışığında birazdan 35 yaşında, mesleki deformasyonu ileri seviyede yaşan bir öğretmen ile 20 yaşındaki bu katıksız Z kuşağının birlikte geçirdiği bir haftayı okuyacaksınız.
Hadi bakalım…
*
Alperen’i yol üstünde gördüm.
Sırtında bir kamp çantası, çantadan sarkan türlü fülarlar, hilkat garibesine benzeyen oyuncak bebek. Adı da Labubumuymuş neymiş.
Atladı arabaya.
Saçları alnını örten, gözlüklü, 10 kilo falan ufacık bir çocuktu Alperen. Evrendeki herkesin küçük kuzeni olabilecek bir tip.
Eve vardık.
İlk cümlesi “Telefonumu arabada düşürdüm.” oldu.
Tekrar otoparka inme geriliminde hücrelerimin titrediğini hisseden Yohna “Bilgisayarımda açık oradan hallederim.” dedi ve durumu hemen kontrol altına aldı.
“Günlüklerimi yapayım hemen.” dedi.
Günlükler önemli.
Oyun bağımlıları bilir ki bu hayattaki en önemli şey bu görevlerdir. (Bknz: Günlükleri tamamlamak için işten rapor almak.)
*
Yola çıktk.
Yohna hemen bir TFT (bir tür strateji oyunu) girdi.
Sol tarafımdan beni yok etmek isteyen bir kamyona karşı ciddi mücedale verirken
“Ozan Ryze 3’ledim.” Dedi büyük bir sevinçle.
Kornaya basıyorum,
“Oha Demacia 11 yıldıza gidiyor.” Dedi.
Önümdeki araba kamyoncuyla küfürleşmeye başladı.
“Ozan bak, 1 canım var ama 2.yim.” dedi telefonu yola odaklandığım gözlerimin önüne getirdi.
Hafif bir kafa manevrası…
Önümdeki arabanın şoförü aracından indi.
Kamyoncuyla kapışacak.
Sağa sinyal verip bu kargaşadan kurtuldum.
*
Müzik açtım.
Ozbi – Duramam Ben, M Lisa – Aç Yaralar gibi derin duyguların, kabul edilmemiş ayrılıkların, kanayan özlemlerin şarkıları çalarken
“Ya bende şarkı açmak istiyorum.” Dedi.
Hiç düşünmedim.
“Aç tabi, al” dedim. Spotify’ı verdim.
“Bunu açıcam.” Dedi.
Bi’şeyler çalmaya başladı.
Çalan müziği anlamadığımı fark ettim.
İngilizce olduğunu düşündüğüm birkaç kelime birbirinden kopuk bir şekilde sıralanıyor, arkada tek bir ritim var.
Farklı ses tonlarına sahip erkekler bu şarkı gibi şeye eşlik ediyor.
Yohna elinde telefonu yatay tutmuş (yine TFT) bu korkunç seslere ritim tutuyor.
“Ne bu çalan?” diyorum tahammülümün sınırındayken.
“A ben bunu Genshinde bilmem ne adasının sandıklarını toplarken dinliyordum.Çok güzel.” Dedi. (sayın okuyucu, bu adanın ismini büyük ihtimal baka baka bile yazamazdım.)
Şarkı değişti.
“AAAA! Bu şarkıyı bilmemne karakterinin hikayesini yaparken dinlemiştim.” Dedi.
O sırada “vottiri vottiri zottiri zottiri lüplüplüp hobbidi hobbidi.” gibi tuhaf şeyler duyuyordum.
“Yeter.” dedim ve telefonu elime alıp rastgele bir şey açtım.
Yohna ters ters baktı.
“Olm benim yaşım kaldırmıyor böyle şeyleri.” dedim.
Oyununa döndü.
Ankara’ya doğru yola çıktık. Bayırlardan, dağlardan taşlardan geçiyoruz.
“Manzaraya bak” diyorum Yohnaya masmavi gökyüzünde süzülen bulutları gösteriyorum.
Yohna hiiiiiiiç.
*
Berceste’de mola veriyoruz.
Gidilecek arkadaşlara, akrabalara hediyeler arıyoruz; pişmaniye, saray helvası vs.
Pişmaniye kelimesinin anlamını bir kenara bırakıp neden bu kadar “tür” pişmaniye olduğunu düşünürken Alperen zıplaya zıplaya yanıma geldi.
“Bak ne buldum.” dedi büyük bir heyecanla
Elinde iki tane penguenimsi tuhaf oyuncak var.
“Ne bu?” dedim.
“Stres oyuncağı.”
“En çok ihtiyacım olan şey.”
Alıp parmak uçlarımla sıkıyorum.
Hayır, hoşuma da gidiyor.
“Pişmaniye al, ailene götürürsün.”
“Buna da bak.”
Aynı yumuşak hilkat garibesi oyuncağın farklı rengini gösterdi.
“Gökhan’a da pişmaniye almamız lazım.Neyli alalım?” diyorum.
Yohna don haline giriyor.
Donuk donuk gözlerime bakıyor.
Sanki paralel evrendeki başka bir Yohna’ya bağlanıp geri gelmiş gibi kafasını bi’ anlık titretip “Fıstıklı sever” dedi.
Aldık.
Ben bir orduya yetecek kadar şekerleme alırken Yohna 2 tane stres oyuncağı ve 2 paket pişmaniye aldı.
“Çay içelim” dedim.
O “trileçe yiyelim” dedi.
İkisinden de aldık.
*
Ankara’ya giriş yaptık.
Kabus gibi bir trafik düzeni: kavşaklarda trafik ışığı var ve ard arda.
İki ışık arasında sadece 1 araba bekliyor.
Bir kez kırmızıya yakalanınca kırmızı ışık zincirine yakalanıp sonsuz bir döngüye giriyorsun.
Ard arda sıralanmış göbekler var.
Kimin nereden döndüğü belli değil.
Allah’ın korumasıyla bi şekilde doğru rotaya ulaşıyoruz.
*
Tahammülsüzlükler şehri Ankara.
İstanbul’dan gelen biri olarak trafiği asla sorun etmeyen ben için Ankara fazla trafikli.
Her yer taksici.
Beni sağlayan ve sollayan taksiciler var.
Durmaksızın birileri bana korna çalıyor.
İstanbulda araba kullanan ve şoförlüğüne güvenen biri olarak bu zavallı Ankara şoförlerinin derdinin ne olduğunu çözüyorum: Plakamın 34 olması.
Belli ki bir takım 34 plakalılar bu 06’lıların canını okumuş zamanında.
Öğrenilmiş çaresizliklerinden dolayı birlik olup büyük balığın üstesinden gelmeye çalışan bu 06’lıların trafik sancısı tüm yol boyunca devam etti.
Tofaşlar, dünya tarihindeki ilk arabalar, 1 kişilik üstü kapalı tuhaf taşıtlar, hepsi peşi sıra dizildi önümde.
Alperen, “bu ne ya? Bu şöforler niye böyle manyak?” dedim.
O kadar haklıydı ki.
Lise öğrenicisiyken yaşamadığım zorbalığı Kızılay girişindeki mavi otobüslerden yaşadım.
Sağa sinyal verdiğim için arkamdaki herkes ekstra gaza basıyor ve bana yol vermemek için büyük araba kordonları kuruyorlar.
“Siz kaşınıyorsunuz ama Yohna arkana yaslan ve bir yere tutun diyorum.”
Zamanın geldiğini anlayan Yohna koltuğuna sıkıca tutundu.
Sinyal bile vermeden ani bir manevrayla sola kırdım.
Kornalar patlıyor.
Hızlanıyorum.
Takip mesefine göre bir anda 2 şerit sıçrayıp en sağa geçiyorum.
Kornalar, kıyametler, arkamdan gün yüzü görmemiş küfürler…
Teşekkürler, teşekkürler.
Sergilediğim HAK EDİLMİŞ kusursuz trafik canvarlığı performansıma gelen türlü söylemler karşısında önlerinde selama duruyorum ve girmem gereken ara sokağa girerek izimi kaybettiriyorum.
*
Otele varıyoruz.
Çok sevimsiz, asık suratlı, asabi, agresif bir resepsiyonist karşılıyor bizi.
Suratında “niye geldiniz?” der gibi bir ifade var.
“KİMLİK” diye çıkışıyor birden.
Korkarak uzatıyoruz.
Patır patır bir şeyler yazıyor klavyeye.
“207.Kartı sokup 3 saniye bekleyin. ALLAH BELANIZI VERSİN.” Dedi . (Son kısmı zihnimde ben ekledim, çünkü o kıvamdaydı.)
Ankara’nın adrenalin dolu trafiğinden sonra odaya girdiğim gibi kendimi 06 plakaların olmadığı bir rüyaya teslim ettim.
*
Uyandığımda Yohna bilgisayarında ışıklı patlamalı bir şeyler yapıyordu.
O kadar parlaktı ki ekranına doğrudan bakmadığım halde odanın içi aydınlanıyor, ne tür bir FRP oynadığını tahmin edebiliyordum.
“Hadi yemeğe.” dedim.
Işık hızıyla toparlandı.
AnkaMall isimli devasa bir AVM’ye gittik.
İpini koparan her Ankaralı anlamsızca burada yürüyor, bir şeylere sayıp sövüyor ama asla alışveriş yapmıyorlardı.
Anlayamadım.
İnsan neden sadece koridor dolaşmak için AVM’ye gelirdi ki ?
*
HappyMoons’a oturduk.
Ben etli, tavuklu klasik yemekler arasında dolaşırken Yohna Udon diye bir şey söyledi.
Meğerse bulunduğumuz kafe aslında iki işletmeye aitmiş.
Birisi bir çin lokantası diğeri ise HappyMoons.
Ankara halkının doğuya olan bu merakına şaşırdım açıkçası.
Kısa süre de yemeğimizi yiyip Yohna’yı başka bir arkadaşımız olan Yiğit’e teslim ettim.
Ve akraba ziyareti için yola koyuldum.
*
120 km/sa hızla gidiyorum.
5 şeritli bir yol.
Bomboş.
Navigasyonun gösterdiği süreye göre varacağım yere 20 dakika var.
10 dakika geçiyor.
Hala 120 ile gitmeme rağmen ne süre azalıyor ne varacağım yoldan geriye kalan kilometre sayısı.
Büyük bir matematik problemine dönüşüyor yol.
Bir A noktasından bir B noktasına gitmek için belirtilen yol bölü zaman eşitti hız denklemi nedense çalışmıyor.
Gidiyorum, gidiyorum, gidiyorum asla bitmiyor.
Sanki zaman içinde olduğum yerde boşa gaza basıyor gibiyim.
Kilometrelerce gittim.
20 dakika olmasına rağmen 3 gün gibi gelen vakit sonrasında Teyze’min evine ulaştım.
Şoklar içerisindeydim hala.
Teyzem suratımdaki şoku görünce şaşırdı.
“Hala Ankarada mıyız ?” dedim.
Teyzem anlamadı.
Anlamaması çok normal çünkü bu şehirde bir yerden bir yere gitmek en az 50 dakika sürüyor.
Beylikdüzünde yaşayan biri olarak “uzak” kavramını anladığımı düşünürken Ankara’da Eryamana gittikten sonra Beylikdüzüne büyük haksızlık edildiğini düşünüyorum…