EKSİK İNSANLAR ÇAĞI

Bölüm 1: Endişe Limanı

Kum kaplı bir tepenin üzerindeydi.

Kömür karası gözleri gökyüzündeydi.
Dağılmış Dünya’dan kalan kalıntılara bakıyordu.

Sigarasından derin bir duman çekti.

Kolundaki dövmeye baktı.

Bir insan silüeti, tepeden aşağı yedi nokta; yedisi de başka boyutta ve renkte.

Kendini bildi bileli kolundaydı. Nereden gelmişti, kim yapmıştı? Bilmiyordu.

Siren sesiyle irkildi.

“5. seviye Güneş fırtınası için 10 dakika. Lütfen Endişe Limanı’nın sığınağına gidiniz.”

Sigarasından bir duman daha aldı.

Kapüşonunu kafasına geçirdi.

Hızlıca üzerinde durduğu tepeden atladı.

Fırtına öncesindeki kesikli, şiddetli rüzgâr tozları havalandırdı; gözlerini bulandırdı.

Elini gözüne siper ederek topluluğun içine karıştı.

“5. seviye Güneş fırtınası için 9 dakika. Lütfen Endişe Limanı’nın sığınağına gidiniz.”

Etrafta kendisi gibi koşuşturan insanlar vardı. Birçoğu toz ve rüzgârdan korunmak için kendisi gibi siper almış ya da maske takmıştı.

“Burak, Burak! Hey.”

Dönüp baktı.

Tozdan korunmak için geliştirilmiş, iri camlı, termal lastikli gözlük takan bir erkek gördü fakat tanıyamadı.

Kaşlarını çattı, sessiz kaldı.

Çocuk dudak büzerek gözlüğü havaya kaldırdı.

Karşısındakinin çocukluk arkadaşı Zafer olduğunu fark edince gülümsedi.

“Hadi, fırtınaya 7 dakika kaldı. Yine hayallere mi daldın? Neredeydin oğlum?” dedi, endişe etmesi gerekirken gereğinden fazla neşeli bir hâlde.

“Sigara içiyordum,” dedi Burak, hızlı adımlarla limana doğru yürürlerken.

“Senin şu dövmeyi okuldaki hocaya sordum,” dedi Zafer gülerek.

Kalabalığı hızlıca geçmeye çalışırken Burak bir kadına çarptı.

El işaretiyle “Pardon,” dedi.

Kadının taktığı kolyedeki hilal sembolü dikkatini çekti. Sanki bir an ışıldamıştı.

Beyninde birkaç şimşek çakar gibi oldu.

Birkaç imge görmeye başladı.

Uçsuz bucaksız bir deniz, buz mavisi gözler, siyah taştan bir bina, beyaz bir kalabalık, ucu sivri yapılar ve üzerlerinde aynı hilal, altın kaplı bir kitap…

Simgeler peşi sıra aklında belirmeye başladı.

“Burak,” dedi Zafer, yine anlamsız bir neşeyle.

Burak, bir rüyadan uyanırmışçasına irkildi.

“İyi misin? Yine tuhaf davranıyorsun,” dedi Zafer gülerek.

“İyiyim. Sadece… Neyse. Ee, ne dedi hoca?”

“5. seviye Güneş fırtınası için 3 dakika. Lütfen Endişe Limanı’nın sığınağına gidiniz.”

Limana ulaşmışlardı. Apar topar kendilerine sakin bir yer baktılar.

Etrafta genel olarak panik ve endişe havası hâkimdi.

İnsanlar ritmik ileri geri yürüyüşler yapıyor, birbirlerine göz bebekleri büyümüş şekilde endişeli bakışlar atıyordu.

“Dedi ki: Eski Dünya’nın kadim zamanlarından bir görselmiş. Bundan yaklaşık 1200 sene önce, Dünya çöküp insanlık buraya gelmeden önce; hatta teknolojinin bile gelişmediği bir dönemde insanlar, insan ile uğraşıyormuş,” dedi Zafer büyük bir neşe ve sevinçle.

Burak tüm dikkatini Zafer’e odaklamıştı. Limana gelmeden önce gördüğü imgelerden dolayı başı ağrıyordu.

“Senin dövmenin anlamını ya da bu noktaların ne demek olduğunu açıkçası o da bilmiyormuş. Bu kadim öğretilerle alakası olabilirmiş fakat bu dünyada bunlarla ilgili kaynak bulmak neredeyse imkânsızmış,” dedi gülümseyerek.

“Şaşırmadım,” dedi Burak.

Bunca yıldır anlamını o da aramıştı. Hiçbir şey bulamaması, bu dövmenin varlığını daha da ilginç hâle getiriyordu.

Etraf fazla kalabalıktı.

Buranın yerel halkı, Endişe kabilesinin bir koluydu.

O yüzden kalabalığın normal hâli bile endişeliydi.

Bu durum Burak’ı geriyordu. İçindeki yardım etme içgüdüsü sürekli tetiklense de kendisinin bile anlayamadığı bir şekilde bunu kontrol edebiliyordu.

Bir patlama duyuldu.

Bir iki kişi çığlık atmaya başladı ama hemen kesildi.

Etrafına baktı.

Karşısında iki kız, endişeden bembeyaz olmuş suratlarıyla birbirlerine yoğun bir şeyler anlatıyordu. Belli ki bir dedikoduydu.

Bir patlama sesi daha duyuldu.

Kızlardan biri çığlık attı ama hemen sohbete devam etti.

Peşine bir uğultu ve tozların sığınağın duvarlarına çarpma sesi duyulmaya başladı.

Diğer kız çığlık attı ve normal bir şekilde sohbete devam etti.

Başka insanlara baktı.

Onlar da erkek kadın demeden, sohbetlerinin ortalarında endişelerinin yarattığı içgüdüyle çığlık atıp sohbetlerine devam ediyorlardı.

Endişe Limanı için çok sıradan ve her şey normal seyrediyordu.

“Fırtına birazdan bitecek. Ne yapacaksın bugün?” dedi Zafer, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle.

“Anıtlar’a gitmeyi düşünüyorum. Dün gece rüyamda oradaydım. Bugün gitmem gerektiğini fark ettim,” dedi.

Yeni bir anons duyuldu.

“Fırtınanın bitmesine 1 dakika. Radyasyon seviyelerine dikkat ediniz.”

“Anıtlar, Hüzün ve Öfke kabilelerinin sınırında. Geçen sefer gittiğinde olanları unuttun mu?” dedi Zafer, cebinden çıkardığı bir krakeri ağzına götürerek. Gözlerinde yine kocaman bir neşe vardı.

“Unutmadım ama bu sefer farklı,” dedi Burak, Zafer’i ikna edercesine.

“Eski Dünya hakkında öğrendiğin şeyleri yapmak yok. Neydi adı, ritüel miydi?”

“Evet, ritüel. Söz, yapmayacağım,” dedi.

Çıkışa doğru yürüdüler.

Dev sığınağın içine dağılan kalabalık tek bir kanala girdiğinden çıkmaları zaman aldı.

Tıkış tıkış olduklarından konuşmayı kesmişlerdi.

Eski Dünya konuları hoş karşılanmazdı.

Duyulmasını istemediler.

Limanın hemen önündeki dev ekran televizyon, fırtına sonrasında tekrar aktif olmuştu.

Fırtınanın bugünlük de bir zarara yol açmadığını duyuran spikerin sözü, acil durum haberi ile kesildi.

“Yüksek Şehir’de terör saldırısı gerçekleşti.”

Ekranda, manyetik motorlarının üzerinde yüzleri maskeli 5 kişinin fotoğrafı duruyordu. İçlerinden sadece birinin gözleri gözüküyor ve bu kişi fotoğrafın çekildiği yöne bakıyordu.

“Kim oldukları belirlenemeyen 5 kişi tarafından yönetim binasına saldırı düzenlendi. Bu kişilere dikkat edip gör—”

“Buz mavisi gözler,” dedi Burak.

Şaşırmıştı fakat gülümsüyordu; heyecanlanmıştı ve korkmuştu.

“Hey!” dedi Zafer. Gülümsüyordu ama anormal derecede rahatsız ediciydi.

Burak hızlıca kendini toparladı.

“Kaç kere söyledim sana insanların içinde bunu yapma diye!” dedi. Sesi sinirli geliyordu fakat yüzündeki gülümseme ve sesindeki neşeden onu ciddiye almak çok zordu.

“Tamam, özür dilerim. İstemeden oldu,” dedi Burak, etrafta fark eden var mı diye hızlıca göz atarak.

Fakat hissettiği heyecan ona yeni umutlar ve amaç kazandırmıştı.

Zafer, Burak’ın koluna girdi.

Dibine kadar sokuldu. Gözlerinde neşe vardı.

“İnsanlar başka duyguları da yaşadığını fark ederlerse seni yok ederler. Bu yaranın olduğu günü hatırlıyorsun, değil mi?” dedi, eliyle Burak’ın çenesinin altındaki yaraya dokunarak.

Burak yutkundu.

“Sakın,” dedi Zafer, sesindeki gergin-neşeli tonla.

Vedalaştılar.

Burak şehrin metrosuna doğru ilerlerken Zafer kalabalığın içine karıştı.

Her adımında aklında o buz mavisi gözleri canlandırdı.

O’ydu.

Rüyalarında, imgelerinde gördüğü gözlerdi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilecekler

Ota Konmamış Aşk

“Ben seni üzerim kızım, bak anlamıyorsun.” dedi şişme yelekli esmer çocuk. Laktoza inanmayan biri olarak laktozsuz söylediğim lattemi…

Sünnet

Size yine güleceğiniz bir büyük travmamı anlatacağım. Aradan 28 sene geçmesine rağmen bu travmanın içinde çözümleyemediğim bazı noktalar…

Dürtüler ve Sanrılar

Size dürtülerin zihni ele geçirdiği, çok basit ve kısa bir hikaye anlatacağım. İyi okumalar. “Ozan ben aşık oldum.”…

Futbol Kariyerim

33 yaşındayım.Hiç futbol oynamadım.Mahalle maçına bile katılmadım.Halı saha maçı bile izlemedim.Hasan Şaş, İlhan Mansız gibi bir kaç Türk…

İYİ BAYRAMLAR

BÖLÜM 2: KIRŞEHİR Gökhan Kırşehir de yaşıyor. Neden orada olduğunu kardeşi İbrahim bile bilmiyor. Gökhan bile bilmiyor. A1…

Bir Zihnin Otopsisi

BÖLÜM 1: ZİHİNSEL GÖSTERİŞİN ANATOMİSİAforizmaları pek sevmem açıkcası. Sonunu okurken başı unutulan cümlelerin yoğuşmuş halleri.Bir çok sıradan insanın…