BİZİMKİLER – İLK GELİŞ

BÖLÜM 1: VAMPİR KÖYLÜ

Birçok arkadaş grubum var.
Öğretmenler, lise arkadaşları, oyun arkadaşları-1, oyun arkadaşları-2 vs.
Bir de vampir-köylü grubum var.
Yaklaşık 11 kişi.
Bu öbeğin kurucusu ben değilim.
Grubun kurucusu Sezai.

Sezai bu grubu kurarken “birbiriyle anlaşabileceğini düşündüğü insanları” bir araya toplamayı hedeflemiş.
Ve bu birbiriyle anlaşabileceğini düşündüğü insanlar 19 yaşından 37 yaşına kadar uzanan 10 bölmelik bir spektruma yayılmış durumda.
Ben ise bu spektrumun 35 yaş bölmesini temsil ediyorum.

Bazı akşamlar bu grup Discord gibi bir sesli platformda toplanıyor ve birtakım araçlarla vampir-köylü oynuyor.
Başlarda herkes gayet masumdu.
Sonrasında herkesin “Ben masum bir köylüyüm.” savunmasından sonra ben gruba “Köylüleri Neden Öldürmeliyiz?” adlı şiiri okudum.

Ondan sonra ortalık yangın yerine döndü.
Eros olan Sezai, Kurtadam ile Silahşörü vurup âşık etti.
Koruyucu Melek olan ben, muhtarmış rolü yapmaya çalıştım ne alakaysa.
Seri Katil olan İsmail, meğerse kundakçıymış.
Prens rolünü oynayan Yusuf kendini astırırken kurtlara yem oldu falan.
Öngörülemez bir kaosa sürüklendi.
Ve o günden sonra kimse kimseye bir daha güvenemedi.

Ertesi gün sınavı olduğunu beyan eden Furkan’a “Senin sınavın olamaz çünkü salı günü okuldaydın. Furkan kurt beyler.” gibi cümleler sarf eder olduk.
Sezai ilk el durmaksızın asıldı.
Alperen o kadar kusursuz İblis rolü oynuyordu ki içindeki dark-personayı keşfetti.

İşte vampir-köylü grubum böyle hainlikler ve Oscarlık performansları barındıran bir gruba dönüştü.

*

Bir gece yine Sezai kurtadam olduğu şüphesiyle asıldı. Dümdüz köylü çıkmıştı oysaki.

“İstanbul’a geliyorum haftaya.” dedi asıldıktan sonra. Bu söylemin intikam güdüsüyle dolmasını bekliyordum.

O sırada kurtadam olduğu kesinleşen Furkan, ölen rolleri rastgele okuyarak Flash TV oyunculuğu kıvamında kâhin rolü yapmaya çalışıyordu.

Basit.

“Mutlaka görüşelim. İsmail, ayarla kendini. Sen de gel. Bu arada beyler, Furkan’ı asıyoruz. Yusuf da falcı, buna yardım ediyor.”

“Yaaaa.” dedi Yusuf olabildiğince en masum ses tonuyla.

“Tamam, ben ayarlarım. Fırına kardeşim bakacak.” dedi İsmail.

İsmail’in ailesi fırıncı. Ortalama 65 kişi olan sülalesi bir fırın işletiyordu ve anladığım kadarıyla ailesi Osmanlı Hanedanlığı’ndan beri bu işi yapıyordu ve Zeytinburnu onlarındı.

İddialı.

“Bi’ dakika, beni neden asıyorsunuz abi?” dedi Furkan.

“Çünkü sen dün gece Sezai’ye gittiğini söyledin ama Sezai 4 el önce Ozan’a baktığını ve Ozan’ın kurt olmadığını gördü. Ayrıca Yusuf falcı çıktı. Yani seni asıyoruz.” dedi Alperen, beyin yakan bir çıkarımla.

“Anlamadım ben ya.” dedi İsmail.

“Abi, asın Furkan’ı ya. Allah aşkına. Kurtadam olur olmaz bana saldırıyor her el, yetti artık.” dedim.

“Ne alaka abi???” dedi, cümle sonundaki “i” sesinden peşinden gelecek üç soru işareti anlaşılıyordu.

“Katılıyorum.” dedi İsmail.

Furkan asıldı.
Furkan köylü çıktı.

Böylece grubun güven ortalamasına bir kez daha şahit olduk.
İblis rolü yapan Alperen bi’ şekilde oyunu kazandı.

“O zaman ben çıkayım, 1 hafta önceden İstanbul hazırlığı yapayım.” dedi Sezai.

Böylece bu ihanetlerle dolu grubun bir İstanbul buluşmasında yüz yüze geleceği kesinleşti…

BÖLÜM 2: SEZAİ

Adana’dan İstanbul’a uzanan yaklaşık 1 saatlik uçak yolculuğunun ardından Sezai’yi almaya Kadıköy’e gittim.
Metro ile gelecekmiş, Rıhtım’da buluşacağız.

Beklememesi için erken gideyim dedim. Yaklaşık 45 dakika.

Rıhtım’da metronun girişinde boyası sökülmüş, geberik 3-4 tane bank var.
Bazı banklarda oturanların birbirini tanımadığına fakat aralarındaki sohbetin bir tür sıcaklık içerdiğine adım gibi eminim.

Boş birine oturuyorum.
Kulaklığım yanımda olmadığı için sosyal medyada içerik izliyorum.

Bi’ anda görüş açıma bir demet gül giriyor.
Bi’ afallıyorum.

Hayatımda kimse bana çiçek almadığı için bi’ afallama mı, yoksa Sezai bir demet gül ile mi geldi gerçekten afallaması mı emin olamıyorum.

Kafamı kaldırıyorum. Yuvarlak siyah kör gözlüğümün arkasından karşımdaki çingeneyle göz göze geliyorum.

“Almaz mısın be sevdiğine?” diyor.

“Ne sevdiği ablacım ya?”

“E, beklemez misin burada sevdiceğini?”

“Bir kere daha sevgiyi bir kişiye yükleyen yapım eki kullanırsan bozuşuruz.” diyorum.

“Aman be, deli mi ne?” deyip gülleri yüzümden çekip gidiyor.

Çıklıyorum.

“Sevdiceğimmiş.” diyorum mırıldanarak.

Oysaki çingene abla bir bilse bu basit Yeşilçam kültürünün ne kadar hoşuma gidip o güllerin hepsini almak istediğimi ah ah… (Aga beeee)

Kısa bir süre sonra yanıma 2010’lardan kalma bir emo hanımefendi oturuyor.
Yandan bir bakış atıyorum.
Her yeri metal bi’ şeylerle dolu.

MR makinesine bu şekilde yaklaşsa olabilecekleri düşünüyorum.

Siyah camlarımın arkasından beni görmediğini düşünüyordum ki hafif bir tebessümle kabak gibi ortada olduğumu anlıyorum. Hemen karşılık verip gözlerimi kaçırıyorum.

Telefonla konuşuyor.

“Abi ka-dıköy ya… Kamon Ferdi ya kamon… Yeğ Kadıköy abiiiii.” gibi cümleler kuruyor.

Kısa süre geçiyor. Aynı onun gibi biri daha geliyor. Saçları mavi. Ferdi herhâlde.
Birlikte gidiyorlar.

Sıkılıp ayağa kalkıyorum.
Metroya doğru baktığımda yeşil gözlü, kıvırcık, uzun boylu poslu biri gözüme çarpıyor.

Hemen göz göze geliyoruz. Sırıtıyoruz.
Paytak paytak birbirimize doğru yürüyüp hemen sarılıyoruz.

“Sezai Bey. Hoş geldiniz efendim.” diyorum.

“Ozan Beyciğim, hoş bulduk efendim. Bu buluşmamızı bir tekerlemeyle açmak isterdim ama bilmiyorum.” diyor.

“Abi kadı-köy yaaa.” diyorum.

“Nasıl yani?” diyor.

“Boş ver, hadi gel 2Bites’a gidiyoruz.” diyorum.

“Şu bavulu bırakalım arabaya.” diyor. Bavulu öyle bir tutuyor ki ya içinde devlet sırrı var ya da 158 milyon dolar.

“Ne var onun içinde öyle gözün gibi bakıyorsun?”

“Baycancığıma (annem olur kendileri) salça getirdim, ev yapımı.” diyor.

“Salça önemli, hadi gel.” diyorum.

Birlikte otoparka gidip salçayı bırakıyoruz, oradan Kadıköy’ün en sevdiğim hamburgercisi 2Bites’a gidiyoruz.

2Bites, meşhur tabloların şişmanlaştırılarak sergilendiği ve kendilerine özgü pişirme teknikleri, baharatlarla hazırladıkları menüleri sunan bir hamburgerci.

“Pardon, ketçap alabilir miyiz?” diyor Sezai.

“Alamazsınız.” diyor sakallı, gözlüklü, Modalı akademisyenden hallice kasa görevlisi kişi.

“Nedenmiş o?” diyor Adanalı damarı titreşen Sezai.

“Her yerde bulabileceğiniz sosları burada bulamazsınız. Kendi özel sosumuzdan ikram edelim.” diyerek ufacık bir kapta ballı hardallı bir sos uzatıyorlar.

“Adanalı olduğumu nasıl anladı ya?” diyor Sezai.

*

Yemekleri bitirdikten sonra Moda’nın kültür kargaşası sokaklarında dolaşıyoruz.
Limon’a gidip asla ihtiyacımız olmayacak şeylere göz gezdiriyoruz.
Gruptaki arkadaş dinamiklerini yokluyoruz, hatta Sezai birkaçının taklidini yapıyor.

Kahve içmek için çok sıradan bir kahveci seçiyoruz.
O kadar sıradan ki adı bile “Bi’ Kahve” tarzı bi’ şey.

10-12 yaşlarında bi’ çocuk geliyor.
Kolunda kocaman siyah plastik bi’ saat var.

“A, Ben-Ten misin sen?” diyor Sezai çocuğa bakıp.

Çocuk biraz alık.
Bomboş gözlerle bakıyor. Cevap vermiyor.

“Ne içerdiniz?” diyor.

“Kahve dışında neyiniz var?” diyor Sezai.

Çocuk adam yaklaşık 10-15 tane içecek sayıyor.

“O zaman adınız neden Bi’ Kahve? Sanki sadece kahve ve türevleri varmış gibi.” diyor.

Alık çocuk saatinden hangi Ben-Ten canavarına dönüşmesi gerektiğini düşünürken,

“Sen bize 2 çay getir abicim.” diyorum.

“Tamam abi.” diyor ve gidiyor.

“Şikâyet edeceğim burayı, çocuk işçi çalıştırdıkları yetmiyormuş gibi alık çocuk işçi çalıştırıyorlar bi’ de.”

Gülüyorum.

Çocuk çayları getiriyor.
Masaya koyarken biraz tabağa dökülüyor.
Sezai bıkkın bir dudak ifadesiyle çocuğu süzüyor.

Hemen çayıma uzanıyorum, bir yudum alıyorum.
Çocuk gider gitmez bana doğru uzanıp,

“4 kollu canavara dönüşüp getirseydi dökmezdi.” diyor.

Çayı püskürtmemek için zor tutuyorum.

BÖLÜM 3: YOHNA

Ertesi gün oldu.

“Ozaaaaan.” dedi salondan bir ses.

Yalnız yaşayan biri olarak odamda yeni uyanmışken sabahın 08.05’inde salondan adımı duyunca yerimden sıçradım.

“Korkuttum mu? Özür dilerim, neyse Yohna gelmiş.” dedi.

Adrenalinin etkisiyle kontrolden çıkan kalp ritimlerimin üstüne “Yohna’nın gelişini” duyunca hafif bir öfke dalgası oluştu.

Çünkü başıma gelecekleri biliyordum.
Yohna’nın sert ergenliği benim yüksek mesleki deformasyonumu son sınırlarına kadar zorladığı için olabilecekleri tahmin edebiliyordum.

“Nerdesin?” diye mesaj attım.

“Olmam gereken yerdeyim.” dedi.

“Len nerdesin sabah sabah.”

“Gel bul.” şeklinde bir dönüş geldi.

“Sezai, şimdi evden çıkıyorum. 30 dakikaya gelmezsem TSK kuvvetlerini, hatta Amerika başkanını bile ara. Bil ki ben cinayet işledim.”

“Sakin ol.” dedi şuh bir ses tonuyla.

“Konum at.” yazdım mesaj yoluyla.

“Öyle heyecanlı olmaz.” dedi.

Çok derin bir nefes aldım.
Sağıma soluma baktım.
Barutla çalışan bir aparat aradım ya da samuray kılıcı gibi bir şey.

Öfke katsayım üstel bir fonksiyonun artışı gibi yükselirken aniden konum geldi.

Gittim.

“Oğlum, sen niye beni sinirlendiriyorsun, nerdesin diye söylesene nerede olduğunu?”

Kıkır kıkır güldü.

Eve geçtik.
O haftanın planını yaptık.

*

BÖLÜM 4: İSMAİL

Akşam İsmail dâhil oldu.

İsmail görebileceğin en eğlenceli ve en normal karakter.
Esmer, 170 boylarında ama abartılı bir kas kütlesine sahip, atom karınca gibi bi’ şey.
Fakat bazen alık olabiliyor.

Özellikle odağı çok zayıf.
Bazen ikili diyaloglarda cümle ortasında bu odağı kaybettiği oluyor.

“Ozan, yarın dememiş miydik?” dedi.

“Anlamadım, neyi dedik?”

“Hayır yani yarın derken bugün hamburger yemeye gitmeyecek miydik demek istedim?” dedi.

“Kesinlikle böyle bir şey demek istemedin İsmail.” dedim.

“Of abi ya, beni niye kimse anlamıyor?”

“Ah İsmail, acaba sen derdini anlatırken seçtiğin kelimelerin farkında olmayışından ötürü aklının başka köşesinde bir yerde bazı sözcükler-“ dedi Yohna.

Neyse ki Sezai cümle tamamlanmadan araya girdi.

“İsmail… Sakin ol…” dedi çok şuh ve sakin bi’ şekilde.

“Tamam abi, sakinim.” dedi İsmail ani öfke duygusundan arınırken.

Bu toplulukla geçecek 3 günün tahammül sınırlarımı ne denli zorlayacağını düşünürken direksiyonu fazla sıktığımı fark ettim.

“Yohna.” dedi İsmail.

Bu ikilinin diyaloğunu heyecanla bekliyordum.

“Efendim İsmailciğim.” dedi Yohna.

“Nasılsın? Rahat geldin mi?”

“Iıı şey. Kıbrıs’tan bindiğim uçağın kenarısında (!) anlayamadığım ııı şey bir şeyler oldu. Bavulumu alan abi okulumdaki temizlik görevlisine benzediği için biraz şaşırdım. Sonra abinin kedisi varmış. Ama uçağın kaptanını tanıyormuş.” dedi.

“Kedi mi kaptanı tanıyormuş? Ah, olay.” dedi Sezai yüzündeki munzurlukla.

Ben bu kompleks söz dizisinde anlamlı bir cümle bulmaya çalıştım.
Bulamadım.

İsmail bulmuş olsa gerek,

“Hadi ya. Ee nasıl oldu peki?” dedi.

Sezai yandan bana “İzle şimdi şu diyaloğu.” der gibi bi’ bakış attı.

Çünkü ortada olan ya da olması beklenen bir şey yoktu ama İsmail bir şey olsun istiyordu.

“Iııı şöyle oldu. Bavulu verdikten sonra girdiğim köftecide yemek yedim. Yemek yerken dışarıyı seyrediyordum. Reels’lerde piyano çalan adamı aradım. Starbucks’ta kahve yapan adam vardı. Onunla konuşurken bavulları verdim mi diye düşündüm. Vermişim ama okulumdaki sıra arkadaşıma söylemiştim, o yapmış.” dedi.

“Hadi ya.” dedi İsmail gerçekten şaşırmış bir ses tonuyla.

Sezai bu diyaloğun kendisine bile fazla geldiğini fark etmiş olacak ki kıpırdanmaya başladı.

“Demedi mi sıra arkadaşın senin söylediğini?” dedi İsmail.

“Demez olur mu? Dedi tabii ki. Şu McDonald’s oyuncakları var ya. Onları ııı şey seçmiş işte.”

“Yani. Ben olsam ben de onları seçerdim.” dedi İsmail sırıtarak.

“N’oluyor şu an, siz ne anlatıyorsunuz ya! Yeter. Sabahtan beri anlamaya bile çalışılmıyor.” dedi Sezai.

“Yohna’nın yolculuğunu soruyorum işte, anlattı çocuk.” dedi İsmail.

“Abi bildiği 100 tane kelime var, o kelimeleri rastgele yer değiştirip yan yana söyledi. Sen ne anladın Allah aşkına İsmail?” dedim.

“Ohoooo.” dedi İsmail.

“Ohoo mu?” dedi Sezai, İsmail’in asla yerinde olmaması gereken tepkisine.

Gülmemek için sarf ettiğim çaba yetmedi, gülmeye başladım.

“Abii bunlarla napcaz biz?” dedi Sezai.

“Ne var ya?” dedi İsmail.

…

BÖLÜM 5: MURAT (YAKINDA…)

(Bunların sabırsızlığından dolayı buraya kadar olan kısmı yayınlamak zorunda kaldım.)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilecekler

İYİ BAYRAMLAR

BÖLÜM 2: KIRŞEHİR Gökhan Kırşehir de yaşıyor. Neden orada olduğunu kardeşi İbrahim bile bilmiyor. Gökhan bile bilmiyor. A1…

Dürtüler ve Sanrılar

Size dürtülerin zihni ele geçirdiği, çok basit ve kısa bir hikaye anlatacağım. İyi okumalar. “Ozan ben aşık oldum.”…

Ota Konmamış Aşk

“Ben seni üzerim kızım, bak anlamıyorsun.” dedi şişme yelekli esmer çocuk. Laktoza inanmayan biri olarak laktozsuz söylediğim lattemi…

KAN ÜSTÜNE KAN

Erhan’la buluştuk geçen gün. Yazılarımı okuyormuş. Küçük, minik ve pozitif bir eleştiride bulundu. “ÇOK KİTAP OKUMAN LAZIM EDEBİ…

İYİ BAYRAMLAR

BÖLÜM 1: ANKARA Sanki hiç yoğun bir insan değilmişim gibi, durduğum yerde, hiçbir sebep yokken “Alperen bayramda buraya…

Sünnet

Size yine güleceğiniz bir büyük travmamı anlatacağım. Aradan 28 sene geçmesine rağmen bu travmanın içinde çözümleyemediğim bazı noktalar…